Türk musikisinin geçmişten bugüne uzanan serüveni, yalnızca bir sanat dalının değil, aynı zamanda köklü bir geçmişin hikâyesidir.
Kadim bir medeniyetin beşiği olan Osmanlı’nın kültürünü reddeden tek parti döneminin batının kötü bir taklidi olan kültür anlayışına geçişi, günümüz gençliğinin de suç unsurları barındıran dejenere müzik türleriyle kurduğu problemli ilişkiye kadar pek çok başlık kültür sanat dünyamızın içinde bulunduğu açmazlardan yalnızca birkaçı!
Tarihsel, sosyolojik ve felsefi bir çerçevede toplumu ayakta tutan kültürel yapımızı Akademisyen Müzikolog Prof. Dr. Hikmet Toker’le konuştuk.
Milat Gazetesi Ankara Temsilcisi Özlem Doğan ile Akademisyen Müzikolog Prof. Dr. Hikmet Toker
DİL BARİYERİ KAYBETTİRDİ
Özellikle yeni neslin aşina olmadığı, adını bile duymadığı, oysa ki çok önemli bestekarlarımızın söz yazarlarımızın olduğu musıkimiz son dönemlerde biraz daha gündeme gelse de Z kuşağına aktarılamadı. Siz bir müzikolog olarak Türk Musikisinin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tarihin akışı biraz daha farklı cereyan etseydi sanırım bu şekilde olmazdı. Her şeyden öncedil bariyeriyle ve değişen temalarla karşı karşıyayız. Mesela Türk musıkisinin kendi tematik yapısı, genelde biraz daha aşkın olana, tasavvufa, İslam felsefesine atıf yapan bir tematik alana sahiptir. Ne yazık ki o tematik alanı kaybettik. Birçok eser incelendiğinde görüyoruz ki önemli oranda Allah ve Peygamber sevgisi gibi aşkın alanlara eserler yapılmış. Artık bu temadan eser üretilmediğini görüyoruz. Ayrıca Türkçe çok ciddi manada bir sadeleşme hareketine maruz kaldı.
Kadim tarihe, kültüre sahip ülkelerde de aynı sorun yaşanıyor mu?
Mesela İran’da hala kendi pop alanlarında Sadi’nin beyitlerini besteleyebiliyorlar ve bunlar halk arasında da anlaşılabiliyor. Türkiye’de ise dil bariyeri en büyük sorun. Onun dışında tabii dünyada da çok şey değişti. Bununla birlikte çok alakadar değilse Şeyh Galib’in dizesini okuyunca anlayacak bir genç bulmak neredeyse imkânsız. O yüzden musıkimizinanlattıklarını karşı tarafa tam yansıtamıyoruz.
OSMANLI’DA KOMPLEKS YOKTU
Türkiye’de Batı Musıkisi Konservatuarı 1934'de, Türk Musıkisi Konservatuarı ise 1978'de kuruldu. Sanattan eğitime her alanda çok sert bir geçişin ötesini yaşadık. Bu durum kültür sanat dünyamıza nasıl yansıdı?
Osmanlı’nın Türk müziği ile Batı müziğini bir potada eriten bir bakış açısı vardı çünkü Osmanlı'da kompleks yoktu. Müzik ve siyaset her zaman iç içedir. Dünyanın her yerinde böyle. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kuruluş yıllarında kurucu elitler Türk müziğini görmezden gelmeyi bir devlet politikası haline getirdi. Çünkü Batı'yla bir şekilde daha ciddi bir kaynaşma yolu aranıyordu. Doğu liginden batı ligine geçme kararı alınmıştı ve bu karar uygulanırken de Türk müziği entelektüel yanı ve metodolojisi olmayan bir müzik gibi tanıtıldı. İşin ilginç tarafı da bazı Türk müziği icracıları da bunu kabullendiler.
Osmanlı'nın son dönemiyle birlikte Cumhuriyet’in ilanından itibaren ve hatta günümüzde dahi kültür sanatı ekalliyet yönlendiriyor. Kültür, sanat ve edebiyata dair ne varsa dejenerasyonuyla birlikte Batı’dan kopyalayarak toplumumuza empoze ediyor. Günümüzde gençliğin dinlediği ve içinde uyuşturucuyu, cinselliği, şiddeti öven sözlerin de yer aldığı küresel müzik tarzını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz 19.yüzyılda ilk defa yenilginin ciddi manada gelmeye başladığını ve buzdağına doğru hızlı bir şekilde gittiğimizi gördük. Ben bunu Tanzimat kompleksi olarak adlandırıyorum. Bu duygunun 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren, Türk müziğinin içinde de yani, Türk müziğinin akort sisteminde de notaları ve perdeleri ele alışında da bunun oluşmaya başladığını görüyoruz.
TÜRK MÜZİĞİNİ YASAKLADILAR
Bu bir değişim mi yoksa başkalaşım mı?
Biz bir yapıdan başka bir yapıya geçerken aslında öbür yapıyı da hep içinde taşırız ve bu süreklilik devam eder. Halk bunu devam ettirdiğinin çoğu zaman farkına bile varmayabilir. Cumhuriyet’teki o net keskin dönüşüme kadar bir kapsayıcılık hali vardı. Osmanlı'nın müzik politikası böyleydi. Türk müziği sarayda veya başka yerlerde arttı, azaldı, ama bir şekilde hep kendine bir varlık alanı bulabildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında bir kriz yaşadığımız aşikâr.Fakat en büyük sorunun başta radyo olmak üzere yasaklanmasından ziyade, doğu medeniyetiyle bağlantılı olduğu için Türk müziğinin kültürel sermaye değerinin düşürülmesidir. Bu da kompleksin sonucudur.
Batı müziği bazı kesimler için yenilik, çağdaşlaşma olarak görülürken Klasik Türk Müziği gericilik olarak nitelendiriliyor. Milli bayramlarda valsle, tangoyla dans eden Türk gençleri haklı olarak muhafazakâr kesimden ‘dedelerimizin savaştığı düşmanın dansıyla milli bayram kutlanmaz’ eleştirisi alıyor. Bir toplum kendi geçmişini inkâredip başka milletlerin değerlerini kopyalayarak kültür ve sanatta ilerleyebilir mi?
İstiyoruz ki milli bir kimlik oluşsun zira milli kimlik çok önemli! Çünkü kültürel kimlik bizim koruyucumuzdur. Etrafımız ateş çemberi. Yarın çocuklarımız bu topraklarla ne kadar bağ kurabilirse bu bizim için büyük bir garantidir. Bağlarımızın koptuğu bir yerde millet olarak çok büyük sıkıntılara düşebiliriz.
MİLLİ KİMLİK OLUŞTURMALIYIZ
Bu bağı nasıl oluşturabiliriz?
Geçmişimizle irtibatla sağlamak suretiyle oluşturabiliriz. Kültürel kimliğimiz, ancak görseleserlerimizle, sanat eserlerimizle, şiirimizle kurdumuz ilişkiyle sağlanabilir. O iletişimde kopma olduğu zaman toplumda milli kaygı oluşturmalıdır.
Yozlaşma toplumu ve sanatçıyı nasıl etkiler?
Sanatçı diğer insanların sezemediklerini sezerek topluma sunar. Biz sezgisel olanı dışladık. İnsanların sezgisellikle bağlantısı koptu. Aklın çağı bitiyor, sezginin çağı başlıyor.
SEZGİ ÇAĞI BAŞLIYOR
Sosyal medya ile birlikte sezgilerimiz de körleşti, etkileşim zehirlenmesi yaşıyor gibiyiz, öyle değil mi?
Artık mecburen de olsa sezgi çağına doğru hareket etmemiz gerekiyor ve öyle olacağını düşünüyorum. Yoksa birçok hasletimiz de yok olacak. Sezgisel aklı yüksek ve donanımı olan sanatçı halktan ayrı olmamalı. Müzik yaptığım için farklı düşünen birçok sanatçı arkadaşla birlikte çalışıyorum. Çoğu aykırı görünerek kıymet göreceklerini düşünüyor. Bunun dakültürel sermaye meselesi olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de birden fazla tarihsel blok vardır, bu bloklar da zaman zaman kültürel ve sanatsal alanda didişirler.