0
Açıkçası, Kürt siyasi hareketini anlamakta zorlanıyorum. Medyaya da yansıdı. Mardin Büyükşehir Eş Başkanı Ahmet Türk, 2015 Genel Seçim faaliyetleri kapsamında Almanya'da bir konuşma yapmış. Türk, konuşmasında "Seçim barajına takılıp seçilmezsek de bu vebal devletindir. Bizler de kendi kaderimizi kendimiz tayin ederiz. Bundan sonrasını devlet düşünsün" diyerek devleti tehdit etmiş.
Gerçi, Ahmet Türk'ün kırmış olduğu "siyasi pot"lar yeni değil. Hatırlayacaksınız; 22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinde, DTP hatırı sayılır çoklukta bir oy almıştı. Kendisine mikrofon uzatan CNN Türk muhabirine heyecanlı bir şekilde seçim sonuçlarını değerlendiriyordu. Beklemedikleri bir sonuç elde ettiklerini ifade ederek "1994'ün (!) rövanşını aldık" demişti. Büyük bir gururla…
Rövanş söylemi, tehlikelidir; çünkü…
Ahmet Türk'ün her iki açıklaması da analize muhtaç… Öncelikle, siyasetin gayesi, rövanş almak değildir. Siyasetin gayesi, toplumsal talebi parlamentoya taşımaktır. Siyaseti, en yüksek beşeri faaliyet haline getiren de bu özelliğidir. Rövanş söylemi; siyaseti dışlar ve siyasetin doğasına terstir. Şiddeti çağrıştırır. Hatta şiddeti, siyasete dönüştürür. Kazanılmış, kısa sürelik bir hazzı ifade eden rövanş söyleminin şiddeti meşrulaştırma potansiyeli bulunmaktadır. Rövanş söylemi, herhangi bir sorunu, politikanın alanından güvenliğin alanına taşır. Siyasal olanın, güvenlikçi bir söyleme havale edilmesine neden olur. Böylece, politika şahinleşir.
Şunu açıkça vurgulamalıyım; bir kamusal sorun; siyasal alanın dışından, siyasal alana, oradan da güvenlik alanına uzanan geniş bir spektruma yerleştirilebilir. Sorun, siyasal alanın dışında iken devlet bu sorunla ilgili değildir. Bu sorun kamusal tartışmanın ve kararların konusu değildir. Sorunun siyasal alana dahil olması, siyasallaşması kamu politikasının bir parçası haline gelmesiyle mümkündür. Hükümet, siyasallaşan sorunla ilgili olarak bir seçim yapar ve bu seçimin sonucuna göre karar alır, hatta soruna kaynak aktarır. Böylece sorun, geniş toplumsal kesimleri ilgilendirir. Sorunun, güvenlik alanına girmesi ise, "sorunların acil ve olağanüstü önlemler gerektiren olağan siyasi prosedürlerin sınırları dışındaki, filleri meşru kılan ve varoluşsal tehditmiş gibi sunulmasıyla" olur. Sorunun güvenlik alanına dahil edilmesi ise şiddeti, otoriterliği ve anti-demokratik uygulamaları beraberinde getirir. Doksanların Türkiye'sinde bunun birçok örnekleri mevcut...
Devlet vebal altında mı?
Türk'ün Almanya'daki konuşmasına biraz yakından bakalım; "Seçim barajına takılıp seçilmezsek bu vebal devletindir." Bir partinin seçim barajına takılması, aynı zamanda, yeteri düzeyde toplumsal karşılığının olmadığını göstermez mi? Acaba, HDP, yeteri düzeyde bir toplumsal desteğe ve güce sahip değil mi? HDP veya Ahmet Türk, Devleti tehdit etmekten öte, bu soruna odaklanmalıdır.
Son düzlemde şu sorunun cevaplanması gerektiğini düşünüyorum; "Kürt siyasetinin şahinlere mi ihtiyacı var, güvercinlere mi?" Aba altından sopa göstermek, sadece, siyaseti kısa devre yaptırır. Şiddeti ve şiddet dilini baskı unsuru olarak kullanmak veya kullanmaya teşebbüs etmek ise ne adalete sığar ne de vicdana...