0
TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın "Anayasa'da laiklik olmasın" demesiyle başlayan tartışma, tüm baştan çıkaracılığı ile devam ediyor. Kutuplaşan ülkemizde tartışmanın ruhunu, sosyolojik veya tarihsel gerçekler değil; aksine karşılıklı şüphe ve öfkeleri yansıtıyor. Bazen akıl sağlığımızı gittikçe kaybettiğimizi düşünüyorum. Bir tarafta kendini laikliğe adayan fantastik kadın örgütleri, bir taraftan da laiklik konusunda cehaletini sergileme erdemini ifşa edenler… Oysa kazın ayağı öyle değil…
Kavramlar, ideolojiler ve fikir akımları içinde doğdukları tarihsel dünyanın ve koşulların ürünü olduğunu belirtmeliyiz. Evert van der Zweerde bu durumu öyle ifade eder; "Kavramlar, hiçbir zaman masum değillerdir. Sadece çevremizdeki gerçekliği anlamamızı sağlamazlar, aynı zamanda o gerçekliğe şekil vermemiz konusunda araç konumundadırlar." Laiklik tartışmasına da biraz böyle bakmalıyız; toptan inkar yada kabul tavrı oldukça anlamsız.
"Hakikat ve İktidar" isimli çalışmasında Foucault, "Sorun insanların bilincini yada kafalarını değiştirmek değil; hakikati üreten sosyal, ekonomik ve kurumsal rejimi değiştirmektir" der. Laiklik biraz da böyle okunmalı.
Basit bir ifade ile politik hakikat; siyasi, kurumsal ve ekonomik bir rejimdir. Bu anlam çerçevesinde Türk siyasalının hakikatinde laikliğin yeri ve önemi tartışılmazdır. Atatürk döneminden günümüze kadar, laikliğin önem ve ağırlığını korumasının nedeni de bu olsa gerek. Yeni Cumhuriyetin ve devletin siyasal kimliğini belirleyen ve Türk siyasalının genel politik söyleminin merkezinde bulunan laiklik, partilerin politikalarının da ana omurgasını hala etkilemeye devam etmektedir.
Avrupa'da doğmuş olan laiklik, içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve tarihsel şartlara göre farklı anlamlar kazanmıştır. Kıta Avrupa'sı laikliği ile Anglo-Amerikan laikliğinin farklı olmasının nedeni budur. Kıta Avrupasında özgürlükleri dışlayan ve baskıcı özelliklere sahip olan laiklik, Anglo-Sakson dünyada özgürlüklerin ve farklılıkların teminatı olabilmektedir. Farklılık siyasetine ihtiyaç duyan kimlik siyasetinin çıkmazlarına dair demokratik çözüm önerileri sunan William E. Connolly, laikliğin dinden çok da farklılaşamadığını, dinselleştiğini savunur. Connolly'e göre, "Tek tanrıcılığın kafasını kesip koparan bazı laik doktrinler bağlı oldukları kimlik, sorumluluk ve farklılık idealleri açısından onun gövdesini fazlasıyla barındırmaktadırlar." Belki de laikliğin dinselleşmesinden söz edilebilecek yegane ülkelerden birisi Türkiye'dir.
Özellikle Erken Cumhuriyet döneminde yaşanan katı ve baskıcı laiklik, bir taraftan dini kontrol etmeye çalışırken bir taraftan da seküler bir toplum inşa etmeye çalışmıştır. Ancak Kemalizm ve laiklik, sosyal bir değerler sistemi oluşturamadığı için din yeniden keşfedilip tedavüle sokulurken laiklik etrafından derin şüpheler oluşmuştur.
Yeni anayasa yapımında Türkiye, laikliğe değil de öncelikle özgürlüğe odaklanmalıdır. Laklik tartışması, yeni anayasa yapımını zedeler, sakatlar. Yeniden "rejim elden gidiyor" tartışmalarına girmeyelim. Türkiye'nin demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır. Laiklik tartışmaları, yeni anayasa yapımını dinamitler. Aman dikkat.