Fatma Gülşen KOÇAK

Sare Kurucu Bulut, Medine’de geçen çocukluğunun izlerini ve annesi Fatma Küçüksandıkçı’nın örnek hayatını anlattı. Kimsesiz kadınlara kapısını açan, genç kızlara el sanatları öğreten, çocukları sorumluluk ve hizmet şuuruyla yetiştiren, ilerleyen yaşında Kur’an öğrenip başkalarına da öğreten Fatma Hanım’ın hayatı; fedakârlığın, misafirperverliğin ve gönül zenginliğinin sessiz bir hikâyesine dönüşüyor.

BİR ANNENİN HAYATINDAN BİR MEDİNE PORTRESİ

Bazı evler büyüklükleriyle değil, kapısından giren insanların hayatlarında bıraktıkları izlerle hatırlanır. Sare Kurucu Bulut’un çocukluk yıllarının geçtiği Medine’deki iki odalı ev de böyle bir evdi. Fiziki olarak küçük, gönül olarak ise kocaman bir dünya…

Harem-i Şerif’in kuzey taraflarında, Babülmecidî civarında, Berğuse Sokağı’nda bulunan bu mütevazı ev; hacıların, umrecilerin, hastaların, yaşlıların ve Medine’de kimsesiz kalan kadınların uğrak yeriydi. Bu evin merkezinde ise Fatma Küçüksandıkçı vardı. Dikiş makinesinin başında el emeği üretirken Kur’an ayetlerini mırıldanan, genç kızlara dikiş ve nakış öğreten, çocuklara fark ettirmeden hayat terbiyesi kazandıran, kimsesiz kadınları ailesinden biri kabul eden Fatma Hanım, hayatı boyunca “faydalı olmayı” bir mesuliyet olarak gördü. Sare Kurucu Bulut ile annesinin hayatını, Medine hatıralarını ve bir neslin aile terbiyesini konuştuk.

“ÇOCUKLARA HAYATIN İÇİNDEN TERBİYE VERİRDİ”

Sare Hanım, anneniz Fatma Küçüksandıkçı’nın çocuk eğitiminde nasıl bir anlayışı vardı?

Spekülatif paylaşım yapan 246 sosyal medya hesabına erişim engeli
Spekülatif paylaşım yapan 246 sosyal medya hesabına erişim engeli
İçeriği Görüntüle

Annem çok öğretici bir kadındı ama bunu hiçbir zaman doğrudan “Ben sizi eğitiyorum” diyerek yapmazdı. Hayatın içinden öğretirdi.

Çocuklarla oyun oynanırdı fakat o oyunların içerisinde bile bir terbiye vardı. Bizim evimizde “hakka geçmemek” çok önemliydi. Çocuklara sorumluluk verilirdi. Oğlan torunlar şartlara göre ev işlerine katılır, kız çocuklarının da ev işlerini öğrenmeleri teşvik edilirdi. El becerileri kazanmaları için kurslar düzenlenirdi. Annemin amacı sadece terbiyeli çocuklar yetiştirmek değildi. İnancına bağlı, kendine güvenen, sorumluluk sahibi ve topluma faydalı insanlar yetiştirmek isterdi. Bir sözünü hiç unutmuyorum: “Meclislerde yer dolduran değil, yokluğunda aranan kişi ol.” Bu söz, annemin hayat anlayışının özeti gibiydi.

“FATMA KÜÇÜKSANDIKÇI GÜZEL SANATLAR ENSTİTÜSÜ”

Annenizin genç kızlara el sanatları öğrettiğini biliyoruz. Bir bakıma kendi döneminin güzel sanatlar enstitüsünü kurmuş diyebilir miyiz?

(Gülümseyerek) Evet. Ben ona “Fatma Küçüksandıkçı Güzel Sanatlar Enstitüsü” derdim. Bir gün öğle namazından sonra Babulmecidi taraflarından geçiyorduk. Bir evin önünde birkaç genç kızın arabaya bindiğini gördük. Babaları onları almaya gelmişti. Kızlara sorduk. “Fatma ablaya dikiş, nakış öğrenmeye geliyoruz. Hem öğreniyoruz hem eğleniyoruz” dediler.

Annemin ruhunda “Bana ne?” diye bir anlayış yoktu. Bildiğini başkasına öğretmek onun için doğal bir sorumluluktu. Dikiş, nakış ve el sanatları konusunda çok maharetliydi. Evimizin erkeklerinin giydiği Arap tarzı cellabiyeleri kendisi dikerdi. Yakınlarımızın ve dostlarımızın kızlarının gelinliklerini hazırlar, nakış işlerdi. Üstelik bunları bugünkü imkânlarla yapmıyordu. Ayakla çevrilen dikiş makinelerinde çalışırdı. Ama benim için asıl güzel olan, onun dikiş makinesinin başındaki hâliydi. Makinenin kasnağını çevirirken Kur’an ayetlerini ve tesbihatını mırıldanırdı. Ben böyle insanlara “seyyar abideler” diyorum. Günlük hayatın içerisinde Allah’la bağını hiç koparmayan insanlardı.

“İKİ ODAYA KİMLER SIĞMADI Kİ…”

Annenizin evini neden bir kervansaraya benzetiyorsunuz?

Çünkü gerçekten öyleydi. Fizikî olarak iki odalı küçücük bir evimiz vardı. Harem-i Şerif’in kuzey taraflarında, Babülmecidî civarında, Berğuse Sokağı’nda, Mescid-i Nebevî’ye birkaç dakikalık mesafedeydik. Ama o iki odaya kimler sığmadı ki… Hastalar, yaşlılar, fakirler, hacılar, umreciler, Türkiye’den gelenler, Medine’de kimsesiz kalanlar… Annem hiç kimseye “Yerimiz yok” demezdi. Rahmetli babası İbrahim Efendi, ona küçük yaşta misafirin yük değil, bereket olduğunu öğretmiş. Annem de bunu hayatının bir parçası hâline getirmişti. Evde ne varsa onunla sofra kurardı. Büyük hazırlıklar yapmazdı ama sofraya oturan insan kendisini çok kıymetli hissederdi. Annemin marifeti yoktan var etmek değildi. Var olanı berekete dönüştürmekti.

KİMSESİZLERİN KİMSESİ

Evde kalan yaşlı ve kimsesiz kadınlardan da söz ediyorsunuz…

Evet. Onlar bizim için misafir değildi; aileden biriydi. Medine’ye gelmiş, ailesini kaybetmiş, yalnız kalmış kadınlar vardı. Annem onları belli aralıklarla evimize alır, günlerce, bazen haftalarca bizimle kalmalarını sağlardı. Bağdatlı Zekiye Hanım bunlardan biriydi. Ailesiyle Bağdat’tan Medine’ye gelmiş, zaman içerisinde ailesini kaybetmişti. Görme problemi de vardı. Annem onu yanına alır, çamaşırlarını toplar, bizim eve getirirdi. Ben çocukken onunla yürüdüğümü hatırlıyorum. Evden ayrılırken elimi tutar ve ezberden Yasin-i Şerif okumaya başlardı. Eve vardığımızda Yasin’i tamamlamış olurdu. Bize yaptığı dualar hâlâ hafızamda. Çocukluğumun Medine’si biraz da bu insanların dualarıyla şekillendi.

“ANNEM İNSAN BİRİKTİRDİ”

İğneci Ayşe Hanım’ın hikâyesi de oldukça dokunaklı… Çok acıklı bir hikâyeydi. Ayşe Hanım genç yaşta eşini kaybetmiş, bir oğluyla hayata tutunmuş. Oğlu askerlik görevini tamamladıktan sonra annesine dönerken bir vapur kazasında hayatını kaybetmiş. Hem eşini hem evladını kaybetmiş bir kadından söz ediyoruz. Daha sonra Medine’ye gelmek istemiş. Fakat havalimanına geldiğinde kimseyi tanımıyor, elinde adres yok. Haber bize ulaşınca annemle birlikte onu almaya gittik. Eve getirdik. Geliş o geliş… Annemin kervansarayında yeni bir aile ferdi daha olmuştu. Ben Medine’den ayrılıp Almanya’ya gittiğim yıllarda da Ayşe Hanım’la mektuplaştım. İki satır yazar, yorulunca uyurdu. Sonra kalkar birkaç satır daha yazardı. Bir mektubun içerisinde bazen bir haftalık hayat olurdu. Şimdi geriye baktığımda annemin bize bıraktığı en önemli miraslardan birinin insan ilişkileri olduğunu düşünüyorum. Annem eşya değil, insan biriktirdi.

“ÖĞRENMENİN YAŞI YOKTU”

Annenizin hayatındaki önemli bir dönüm noktası da Kur’an öğrenmesi olmuş…

Evet. Harem-i Şerif çevresindeki genişleme çalışmaları nedeniyle evimizin istimlak sürecine girmesiyle hayatımızda bazı değişiklikler oldu. Misafir yoğunluğu da zamanla azaldı. Annem bunu kendisi için bir fırsata çevirdi. Kur’an tilaveti dersleri almaya başladı. Her gün bir cüz okumayı hedefledi. Sabırla çalıştı ve sonunda Kur’an’ı çok güzel okuyabilecek seviyeye geldi. Onun hayatında öğrenmenin yaşı yoktu.

Daha sonra Afrika’dan, Endonezya’dan Medine’ye gelen ve Arap harflerini bilmeyen genç kızlara elifbadan başlayarak Kur’an öğretmeye başladı. Bazıları ülkelerine döndüklerinde Kur’an okuyabilecek, hatta başkalarına öğretebilecek seviyeye gelmişti. Annem bundan büyük mutluluk duyardı.

“BU YAPILMALI” DİYORSA YAPARDI

Annenizi anlatırken “gayret” ve “mesuliyet” kelimelerini özellikle kullanıyorsunuz.

Çünkü annem kolay olanı değil, doğru olanı seçerdi. Çocuklarını yetiştirdi, misafir ağırladı, evini çekip çevirdi, hastalara yardımcı oldu, kimsesizlere sahip çıktı, genç kızlara el sanatları öğretti, Kur’an öğrendi ve öğretti. Bunların hepsini aynı hayatın içinde yaptı. Bence onun hayatındaki asıl kelime mesuliyet idi. Bir işi gördüğünde “Bunu kim yapacak?” diye sormazdı. “Bu yapılmalı.” diyorsa yapardı.

“GÖNÜL GENİŞLEYİNCE İKİ ODA KERVANSARAYA DÖNÜŞÜR”

Son olarak, bugün gençlere anneniz üzerinden ne söylemek istersiniz?

Annem bana insanın sadece kendisi için yaşamaması gerektiğini öğretti. Ailesi için, dostu için, komşusu için, ihtiyaç sahibi için, ilim için, Kur’an için ve iyilik için de yaşamalı insan. Onun hayatında hizmet bir angarya değildi. Bir ibadet şuuruydu. Bugün annemin hayatını düşündüğümde geriye tek bir cümle kalıyor: Gönlünüz geniş olsun. Çünkü gönül genişleyince iki oda bir kervansaraya, bir sofra bir bereket kapısına, bir ömür de başkalarının hayatına dokunan bir duaya dönüşüyor. Annemin hayatı benim için işte böyle bir dua.

BİR EVİN DUVARLARINDAN TAŞAN HATIRA

Bugün Fatma Küçüksandıkçı’nın o iki odalı evi yok. Sokaklar değişti, şehir değişti, zaman değişti. Fakat Sare Kurucu Bulut’un hafızasında o ev hâlâ bütün canlılığıyla yaşıyor.

Bir köşede dikiş makinesi… Bir sedirde misafir… Sofrada bereket… Kapıda kimsesiz bir kadın…

Ve bütün bunların arasında Kur’an ayetlerini mırıldanan bir anne… Belki de Fatma Hanım’ın hikâyesini değerli kılan tam olarak bu: Büyük laflar etmeden büyük bir hayat yaşamak. İki odalı bir evin sınırlarını aşan bir gönül… Ve yıllar sonra bile o evin kapısını hatırlayan bir evlat.

Sare Kurucu Bulut’un sözleriyle:

“Bizim evimizin iki odası vardı ama annemin gönlü bir Medine kadar genişti.”

Muhabir: Haber Merkezi