0
Önce "bu noktaya nasıl geldiğimize" bakalım:
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Merkez Bankası politikalarını en yüksek perdeden eleştirmesiyle başlamıştı bu süreç. Sonra Hakan Fidan'ın istifası gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın istifasını baştan itibaren istemedi. Bunu hem Başbakan Ahmet Davutoğlu'na hem de Hakan Fidan'a söyledi. Ancak buna rağmen, Hakan Fidan istifa etti. Fidan'ın istifa etmesinin haklı ve makul gerekçeleri olabilir. Ne var ki, bütün bu gerekçeler belli ki, kendisini hala mücadele içerisinde düşünen (ki öyle) Erdoğan için gerekli görülmedi. Nihayetinde Fidan'ın istifası sonrası Erdoğan, kamuoyu önünde bu istifaya sıcak bakmadığını ve kırıldığını ifade etti. Hatta "yalnız kalsam da bu mücadeleyi tek başıma yürüteceğim" diyerek aslında Hakan Fidan'a ne kadar güvendiğini zımnen dile getirdi. Günün sonunda Erdoğan'ın dediği oldu ve Fidan, istifasını geri çekerek tekrar MİT Müsteşarlığı'na atandı.
Ardından Erdoğan, Öcalan ve devlet görevlileri arasında görüşülen ve uzunca bir süredir Türkiye gündeminde olan İzleme Heyeti hususunda açıklama yaptı. İzleme Heyeti'nin yapacağı görevi, istihbarat birimlerinin yapması gerektiğini söyledi. Burada, medyada tartışıldığı gibi "Erdoğan İzleme Heyeti'ne karşı" gibi bir manşetin çıkmayacağını da not düşmek gerekiyor. Zira Erdoğan, İzleme Heyeti'ne karşı değil, sadece izlemenin istihbarat birimleri tarafından yapılmasını istiyor. Dolaysıyla buradaki durum bir "yöntem farklılığı" durumudur.
Buraya kadar olanlar gayet normal. Kaldı ki kamuoyu da bu yaşananları "istikrar" açısından bir "sorun" olarak algılamadı.
Ta ki; Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın açıklamasına kadar…
Arınç'ın "İzleme Heyeti" ile ilgili yaptığı açıklamada "ülkeyi yöneten hükümettir, sorumluluk da hükümettedir" gibi bir ifade kullanması gündeme bomba gibi düştü. Bu ifade özellikle açıklamanın bütününden ayrıştırılarak ve bağlamından koparılarak manşetlere taşındığında "ciddi bir kırılmayı" ifade ediyor.
Nitekim "akbaba medyası" için ciddi bir kırılmayı ifade etti de…
Son olarak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in twitter'dan yaptığı açıklamalar ve Bülent Arınç'ın verdiği cevaplar, bugüne kadar Türkiye toplumunun alışık olmadığı bir tablo yarattı.
Tabi, burada alışık olunmayan, şüphesiz siyasilerin birbirleriyle atışması değil, Türkiye, buna benzer atışmaları geçmiş dönemlerden çok iyi biliyor. Ancak Ak Partili siyasetçilerin birbirleriyle polemik yapmasına alışık hiç değil toplum…
Doğrusu, bu "alışık olmama hali", Ak Parti'yi iktidarda tutan en önemli sebeplerden birisidir de.
Çünkü Ak Parti, Anayasa kitapçıklarının fırlatıldığı, kitapçığın havada kalış süresine göre borsanın değer kaybettiği, "istikrarsız" dönemlerden yorulan toplum tarafından iktidara taşındı.
Dolaysıyla Ak Parti; asıl itibariyle "istikrarsızlıktan" neşv-ü nema bulmuş, "istikrar sağlasın" diye iktidara taşınmış ve siyasi ve ekonomik istikrar sağladığı için 13 yıl tek başına iktidarda kalmış bir partidir.
Şimdi başa dönelim ve soralım: bu yaşananlar bir "kriz" mi?
Varlığını "yeminli Ak Parti düşmanlığı"na borçlu, 7/24 çalışan "itfaiyeciler" gibi Ak Parti'de bir yangın bekleyen, ancak yangın çıktığında olay yerine elindeki benzin bidonu ile koşan, Ak Parti içerisine koyduğu mobese kameralardan gelen görüntüleri, Genel Merkez'lerindeki "Oval Ofis"te izleyen ve politikasını bu görüntüler üzerinden inşa edenler için son yaşananlar "harika bir malzeme"…
Ne var ki, ortada ne bir kriz var ne de bir çatlak. Cumhurbaşkanı ile hükümet arasında her zamanki gibi "derin bir mütabakat" var. Bu yaşananlar sadece yöntem ve görüş farklılığından ibaret.
Fakat görmemiz gereken bir şey daha var.!
"İKİ BAŞLILIK"…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, halkın oyuyla seçildiği günden beri bu "iki başlılık" var. Zira hem Erdoğan hem de hükümet doğrudan halkın oyuyla seçildi. Halk, Erdoğan'a "kendisini yönetsin, yetkilerini sonuna kadar kullansın, yerinde oturmasın ve terlesin" diye oy verdi. Erdoğan, seçim meydanlarında bütün bunları yapacağını vadederek seçmenlerden oy aldı.
İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan, son çıkışlarıyla bunu görmemizi istiyor.
Dolaysıyla bu sorun, "isimleri" aşan bir sorun.
Bu sorun bir "sistem sorunu".
Ama bu "sistem sorunu"nu halkın anlaması için başka metodlar bulmak gerekiyor. Zira Türkiye toplumu "istikrarı" zedeliyor-muş gibi görünen her türlü tartışmadan etkilenir. Bu etkileşim seçmen davranışlarına yansır.
Hele ki seçim arifesindeysek…
Akbabaların mobese kameralarına "kullanışlı görüntüler" vermemek lazım.
Zira tartışma büyürse 7 Nisan'dan sonra bu tartışmaya katılacak birçok kişi var.
Bu zamanın altın kural şu: "söz gümüşse, sükut altındır"