0

Türkiye, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra tarikat ve cemaat gerçeği ile yeniden yüz yüze geldi. Anadolu'nun İslamlaşmasında ve bu toprakların irfanî bir ruh kazanmasında etkili olmuş kurumların başında tarikat ve cemaatler bulunmaktadır. Ömer Lütfi Barkan'ın ifadesiyle Türk dervişleri, kolonizatördür ve bu toprakları iskan ve imar etmekle beraber İslamlaştırmıştır da. Bu dervişler, "zahit ve tufeyli bir zümre teşkil etmekten ziyade; çalışmak ve toprağı açmak muhabbetiyle müteharrik bir sınıf kolon, kırlara doğru taşmakta ve yayılmakta olan bir cemiyetin doğurduğu canlı ve müteşebbis bir tip yeni insandır." Ahmet Yeseviler, Ahi Evranlar, Bacıyan-ı Rumlar, Şeyh Edebaliler bu toprakların insanlarına ruh aşılayan türden insanlardır.

Hiç şüphesiz, düşünce ve hareketler kendi ötekisini de doğurur. Bu çerçevede toplum ile devlet arasında aracı kurumlardan olan tarikatların da sapkın, heretik olanları vardı. Bundan dolayı, hem tekkeleri denetlemek hem de idari işlerine bakmak üzere 1866 yılında şeyhülislamlığa bağlı olarak Meclis-i Meşayih kurulmuştur. Kendi içinde kısmen bağımsız olan tekke ve tarikatlar, görüleceği üzere, kendi haline bırakılmamış ve denetim ve gözetim altında tutulmuştur.

Tek partinin kendine kızıl elma olarak kabul ettiği kaba sekülerleşme ideali ise tarikat ve cemaatler yasaklanmış ve hatta onların yer altına inmesine neden olmuştur. Tek Parti dönemi; din eğitiminin yasaklandığı, hak ve özgürlüklerin ipotek altına alındığı, bireysel ve kamusal alanda dinin ve dinsel olanın gözetim altında tutulduğu baskıcı bir dönem olmuştur. Bunun yanı sıra, toplum ile daha sahih ilişkiye sahip olan tarikatların yasaklaması hem din eğitiminin yozlaşmasına, hem de sapkın dini hareketlerin doğmasına neden olmuştur. Bu yasaklama gerçekliği, tarikat ve cemaatlerin şeffaflıklarını kaybetmesine ve din dilinin de sakatlanmasına neden olmuştur. Dinsel alanda yaşanan fetret halinin önemli bir nedeninin bu yasaklama gerçekliği olduğu unutulmamalıdır.

Şunu özellikle vurgulamalıyız; Cumhuriyetin siyasal amentüsü olan laiklik, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından öte dinin, devlet gözetiminde tutulması anlamına gelir. Bu anlam çerçevesinde laiklik, dinin kontrol altında tutulmasını sağlayan ideolojik dayanağın bizatihi kendisidir.

Devlet; hem dini ve dindarları kontrol altına almaya, hem de dinin sınırlarını tayin etmeye çalışmıştır. Maalesef, günümüze kadar Devlet ile tekkeler, tarikatlar veya dindarlar arasında sağlıklı bir ilişki geliştirilememiştir. 15 Temmuz gecesi bu ülke insanına kurşun sıkan Fehullahçı Terör Örgütü(FETÖ) bu anlamsız dünyanın ürünüdür. Bundan dolayı, Gülen veya Gülencilik Kemalizm'in çocuğudur.

Sonuç olarak, tekkeler, zaviyeler veya tarikatlar bağlamında şeffaflaşmaya ihtiyaç vardır. Bunun yolu da, Tekke ve Zaviyeler Kanunu'nun kaldırılarak tarikat ve cemaatleri yasallaştırmaktan geçmektedir. Yasaklar devam ettiği müddetçe dini suiistimal eden, devlet ile toplumun arasına açan sapkın cereyanlar hayat bulacaktır. Bunu önlemenin yolu, şeffaflaşmaktan, tarikat ve cemaatlerin yasallaşarak denetime açılmasından geçmektedir.