0
Türkiye'de eğitim sisteminin kültürel inkardan yola çıkıp kültürel intihara uzanan bir macerası var. Batılılaşma projesi bu coğrafyada toplumların kendilerini inkara kadar varan, self-kolonizasyon, bir tür kendini sömürgeleştirme ile neticelendi. Daryush Shayegan yıllar önce neticenin yakıcı görünümünü, "yaralı bilinç" olarak tanımladığı "kültürel şizofreni" kavramıyla anlatmıştı.
Bugün Türkiye'de kültür, sanat, eğitim, siyaset de dahil olmak üzere hiçbir konu başlığı, bu gerçek dikkate alınmaksızın çözümlenemez, anlaşılamaz. Bilhassa eğitim konusu mağdurları üzerinde travmalar yarattı. Her dönemde ortaya çıkan performans düşüklüğüne, akademik başarının can sıkıcı sonuçlarına rağmen eğitim sisteminin trajik başarısı işte bu travma oldu: Kendi kökleri ile rabıtası olmayan, kendi kültürel müktesebatı ile ilişiği kesilmiş, bugünün risklerini göğüslemede aciz ve yarın için sözü, gündemi, politikası olmayan bir acz parantezine hapsolmuşluk.
Kuşkusuz her toplum kendi hassasiyetlerini sonraki kuşaklara aktarmanın kaygısını taşır. Bugüne kadar bu amaç için kullanılan enstrümanların en etkilisi eğitim olarak görüldü. Eğitim sisteminin bu hal-i pür melali zaman zaman dile getiriliyor, yazılara konu oluyor. İki gün önce Yusuf Kaplan "Kaybedecek vaktimiz yok: İnsana "yatırım" yapmadan asla!" başlıklı yazısında da bu kaygıyı dışa vuruyordu. Benzer yazılarını daha öncede okumuş olduğumuz ve bu husustaki feryadına şahitlik ettiğimiz Yusuf Kaplan yazısını şu cümlelerle bitirmiş:
"Türkiye'nin kaybedecek vakti yok! Yol da yapılmalı. Köprü de, baraj da, ray da, dünyanın en büyük havaalanı da elbette yapılmalı. Ama insan asla atlanmamalı! Asıl "yatırım" insana yapılmalı! Eğitimde, medyada, kültürde, fikir, sanat ve gençlik'te devrim niteliğinde atılımlara imza atılmalı. İnsan olmadan bütün maddî yatırımların kısa devre yapacağı, ayağımıza dolanacağı, bizi vuracağı unutulmamalı! İnsan. İnsan. Yine İnsan: Tek hedef bu olmalı! Kültürü, eğitimi ve gençliği İHMAL edersek, geleceğimizi İMHA etmiş oluruz!"
Yazıda coşkun bir biçimde ifadesini bulan kaygı, kuşkusuz önemli tespitler, ikazlar ile yüklü. Derdimizin büyüklüğü ile mütenasip. Kaplan'ın yazısında yaptığı Batı eleştirisi de kuşkusuz sebepsiz değil. Ancak şu soruyu sormak da boynumuzun borcudur:
Kaplan'ın ya da bir başka yazarın bu türden tespitleri bir entelektüelin hassasiyetinin mi ifadesi yoksa kolektif bir ilginin sonucu mu?
İnsan yetiştirmek, öncü kuşaklara sahip olmak, kendi kökleri ile barışık yarını kuracak kadroları hazırlamak kuşkusuz önemli. Lakin neyi nasıl yaptığımız, neyi yapıp neyi yapmadığımız bu tespitin ardından söylenmiyor ise meselemizin yakıcılığı bir kat daha artıyor demektir.
Batı eleştirisi salt Batı eleştirisi olarak kaldığında çokta anlamlı değil!
Batı en keskin en radikal eleştirmenlerini kendi içinden çıkarıyor zaten. Dolayısıyla Batı, dışarıdan gelen eleştirilerin katbekat fazlasını kendisi için hem de içeriden üretiyor. Kim bilir belki de gücünü buradan alıyor! Aliya'nın bir zamanlar dediği gibi "Ben olsam Müslüman Doğudaki tüm mekteplere 'eleştirel düşünme' dersleri koyardım. Batı'nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur."
Yakıcı mesele şu: Yusuf Kaplan'ın da zaman zaman konferans davetlerine icabet ettiği bir dünya sivil toplum örgütü, cemaat kuruluşu, vakıf, dernek sendika var. Acaba Yusuf Kaplan, onların davetlerine gittiğinde yazılarında dışa vurduğu kaygıyı oralarda görebiliyor mu?
Batı eleştirisini bir kenarda dursun.
Biz kendimizi ne zaman eleştirmeye başlayacağız?
Örgütsüzlüğümüz, gündemsizliğimiz, kayıtsızlığımız, kolaycılığımız ve tam da karşıt bildiklerimizin usul, yol ve yöntemlerini sorun etmeksizin içselleştiren esnekliğimiz ile nasıl başa çıkacağız?
Kanayan yarasını görüp "bu kan kaybı öldürür" tespitiyle yetinmeye benziyor durumumuz. Hükümet başta olmak üzere toplumun organize tüm kesimleri alana ilişkin elle tutulur bir tane talebin dillendiricisi değilse, alternatif bir arayışın müdafi değilse, derin bir tartışma ve gündemin arayıcısı değilse o zaman bu yakınmaların, eleştirilerin, feryat ve figanların olaya müdahil olma kabiliyeti kalmamış teyzenin dizini dövme çaresizliğinden ne farkı var? Ve şüphesiz dizini dövme seanslarını işlevsel bir ayine dönüştüren pratikle bu yakınmalar, şikayetler, feryat ve figanlar nasıl teskin edilecek?
Twitter: @_aydinali