0

1960 darbesinden 5 yıl önce, normalde 20.000 baskısı olan İstanbul Ekspres Gazetesi 6 Eylül 1955'te "Atamızın evi bombalandı" manşetiyle 290.000 adet basılarak İstanbul halkını galeyana getirmek için kullanılmıştı. 1960 darbesinin hemen akabinde Cumhuriyet Gazetesi:"Kahraman Türk ordusu bütün memlekette sabaha karşı idareyi ele aldı" Hürriyet Gazetesi: "Türk ordusu vazife başında, Silahlı Kuvvetlerimiz bütün yurtta idareyi fiilen ele aldı" Akşam Gazetesi: "demokrasiyi tesis için iktidar deviren ilk ordu: Türk ordusu" manşetiyle baskıya girmiş, gazeteyle beraber bir 'kına' dağıtmadıkları kalmıştı.

1971 darbesinden yaklaşık 1 ay önce, 15 Şubat 1971′de kaçırılan Amerikalı bir çavuşla ilgili haberi Hürriyet gazetesi 16 Şubat 1971 tarihli baskısında, "Tabanca, molotofkokteyli, dinamit, banka soygunları" "Nihayet Adam da Kaçırdılar" başlıklarıyla manşetten duyurmuş, ilgili haber hakkında, "Meçhul eller tarafından süratle kargaşalığa sürüklenen Türkiye'deki olaylar zincirine dün yeni bir halka daha eklenmiştir" şeklinde haberler yaparak 1971 darbesine psikolojik zemin hazırlamıştı.

Medyadaki bu 'kadim misyon'un 12 Eylül 1980 darbesinde de devam ettiğini görüyoruz.

Darbeden yaklaşık iki ay önce 7 Temmuz 1980'de yine Hürriyet Gazetesi: "Halk endişeli Çorum'da bu iş durmaz" iki ay sonra, 7 Eylül 1980'de "Bayramın kanlı bilançosu: 20 ölü Sağ kalmak zorlaştı" "Dün Malatya bugün Sivas yarın başka şehir" "Kaç kişinin nerede nasıl can vereceğini bilemez olduk" "Ölen ölene vuran vurana" "Anarşi kol gezmiyor hayula olup karşımıza dikiliyor" başlıklarıyla Türkiye toplumunu 'bir kurtarıcıya (orduya) ihtiyacı olduğu' hususunda ikna etmeye çalışmıştı.

Nitekim darbeden 1 gün sonra 13 Eylül 1980 sabahı Tercüman Gazetesi: "Ordu mecbur kaldı" Günaydın Gazetesi "Amaç demokrasiyi rayına oturtmak!" manşetleriyle kamuoyunu darbenin meşruluğu konusunda ikna etme çalışmışlardı.

Darbe ve Medya ilişkisinin belki de en çok gün yüzüne çıktığı 28 Şubat postmodern darbesini "Medya Darbesi" şeklinde nitelendirmek bile mümkün.

1995 seçimlerinde en çok oyu alan Refah Partisi ile DYP bir koalisyon hükümeti kurmuş, bu hükümet daha ilk ayında manipülatif haberler ve dezenformatif manşetlerle devrilmeye çalışılmıştı.

Ali Kalkancı, Fadime Şahin ve Müslüm Gündüz gibi disposable figüranlar kullanılarak iktidarın irticayı hortlattığı haberleriyle Türkiye'nin şeriat tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı yalanına başvurulmuştu.

Dönemin gazetelerinden Sabah, 10 Aralık 1996'da: "Rektörler Endişeli", 29 Aralık 1996'da Hürriyet: "Polis tarafından yapılan baskında Müslüm Gündüz'ün bir kadınla yarı çıplak vaziyette çekilen görüntüleri verilerek böyle basıldı" 2 Şubat 1997'de Sabah: (Sincan'daki Kudüs gecesi için) "Bu ne rezalet", 12 Haziran 1997'de Hürriyet: "Gerekirse silah bile kullanırız!", 3 Mart 1997'de Radikal: "Hocaya (T.C. Başbakanı)bir hafta süre" manşetleriyle darbe öncesinde 'kadim misyon'larının gereğini yerine getirmişlerdi.

Medyanın yarattığı bu psikolojik bariyerlerin 'çözüm süreci'nde de karşımıza çıktığını görüyoruz. 25 yıl boyunca PKK liderini "bebek katili" şeklinde sunan, PKK'lileri 'leş' diye tanımlayan medya, 25 yıl sonra devletin, ölülerini 'leş' diye, liderini 'bebek katili' diye tanımladığı PKK ile masaya oturmasıyla bocalamış, barışa hazırlıksız yakalanmış, bugüne kadar kullandığı dili değiştirmek durumunda kalmıştı.

Bir taraftan 'barış' inşa ediliyorken, TSK asıl işine -yani kışlaya- dönüyorken, Türkiye'deki vesayet kurumları demokratikleşiyorken, özgürlüklerin, kişi hak ve hürriyetlerinin önü açılıyorken, diğer taraftan bütün bu 'yenileşmelere' hazırlıksız yakalanan veya bu 'yenileşme sürecine direnen' bir medyamız var.

Türkiye'deki olağanüstü dönemlerin, ara rejimlerin, müdahalelerin ve bugüne kadar süregelen bütün toplumsal mühendislik projelerinin öncesinde psikolojik zemini oluşturan, topluma korku salan ve bir 'kurtarıcı ihtiyacı' hissi yaratan medya, ısrarla bu tutumunu değiştirmemektedir.

27 Mayıs'ta, 12 Mart'ta 12 Eylül'de, 28 Şubat'ta ve 27 Nisan'da medyanın tavrı ve üstlendiği misyon ne ise, 7 Şubat ve 17 Aralık'taki tavrı ve üstlendiği misyon da o'dur.

Bugün Türkiye'nin demokratikleşmesi önündeki en büyük engel 'medya'dır.

Paralel devletin de, vesayetçilerin de, toplum mühendislerinin de en büyük destekçisi 'medya'dır.

Demokratik bir Türkiye'nin yolu, halkın yanında olan, siyasi angajmanları olmayan, sermayenin tarafını tutmayan, ideolojisi olmayan, olayları çarpıtmadan, yönlendirmeden, tüm gerçekliğiyle ortaya koyan demokratik bir medyadan geçiyor.

Böyle bir medya Türkiye'nin en hayati ihtiyacıdır.

@bayramzilan