0

31 Mayıs 2013, Gezi Vak'ası/İsyanı,bir gün yakın tarihimiz kaleme alındığında; sebepleri, sonuçları, iç-dış bağlantıları ve bileşenleri bakımından en az Osmanlı'nın son döneminde yaşanan 31 Mart Vak'ası/İsyanı kadar kirli, karanlık, kanlı ancak başarıya ulaşamamış çirkin bir olay olarak kaydedilecek.

Cennetmekan II. Abdülhamid Han, II. Meşrutiyeti ilan ederek kısmi bir rahatlama sağlayacağını ve akbaba sürüleri gibi cihan devletinin münbit topraklarına hücum eden düşmanlara karşı bir time-out alacağını düşünürken; Almanya ve İngiltere'nin desteği ile İstanbul'da 13 Nisan 1909'da; Rumi Takvime göre 31 Mart'ta büyük bir ayaklanma tertip edildi. Çok geçmeden Almanların desteği, İttihat ve Terakki'nin sevk ve idaresi ile Selanik'ten gelen Hareket Ordusu şehri teslim aldı. Sultan II. Abdülhamid tahttan indirildi ve 6 asır, 3 kıt'aya hakim olan Osmanlı Devleti 10 yıl içinde tarih sahnesinden silindi.

Bundan tam 1 yıl evveline, 31 Mayıs 2013'e gelindiğinde; yine aynı, bilindik tezgah oynanmak istendi Anadolu coğrafyasında. Oysa her şey ne kadar da güzel gidiyordu. Hayal gibiydi ama; kuruldu kurulalı borç heyulası ile mücadele eden Türkiye, tarihinde ilk kez 14 Mayıs itibariyle IMF'e olan borcunu sıfırlıyor, asrın projesi olarak kabul gören Marmaray'da sona yaklaşılıyor, 29 Mayıs'ta 3. Boğaz geçiş köprüsü Yavuz Sultan Selim'in temeli dualarla atılıyor, dünyanın en büyük havalimanının ihalesi yapılıyor, 2. Nükleer Santral için Japonlarla söz kesiliyor ve çılgın ötesi Kanal İstanbul projesi için geri sayım başlıyordu. Son 5 yıl içinde başta Avrupa olmak üzere, dünya ekonomileri büyük bir spazm ve kriz içindeyken, Türkiye doğalgazı ve petrolü olmamasına rağmen; her yılın her çeyreğinde rekor hızla büyüyerek, dünyanın en büyük 15. Ekonomisi olma yolunda hızla ilerliyordu.

İşte tam da bu hengamda, bundan 104 yıl evvel II. Abdülhamid'i devirerek Osmanlıyı ortadan kaldıran aynı mihraklar, harekete geçtiler ve adeta son 10 yılda büyük bir heyecan ve ivme ile bölgesel güç haline gelen ve artık küresel bir güç olmanın sinyallerini veren Türkiye'ye karşı büyük bir komplo kurdular. Bu dış mihrakların ve içerideki uzantılarının tek bir gayesi vardı: Artık kendisine çizilen rotanın dışına çıkıp kendi istikametini belirleyen bir Türkiye istemiyorlardı. Başlangıçta kerhen ve mecburen ses çıkarmadan kabul ettikleri Recep Tayyip Erdoğan artık çok olmaya başlamıştı. Ümmetin sesi, mazlumların umudu olmuş; Müslüman-gayrimüslim ezilen halklar için bir ışık haline geliyordu. O'na mani olmanın en kestirme yolunu da; çok daha önceden senaryoları yazılan, Washington DC'deki think-tank kuruluşlarında simülasyonu yapılan bir oyunu sahneye koyarak, kendi milleti içinden kiraladıkları hain figüran ve tetikçiler vasıtası ile tıpkı 104 yıl evvel 31 Mart'ta olduğu gibi bir İsyan/Ayaklanma olarak belirlediler.

2003 yılının Kasım ayında yaşadığımız çifte terör saldırılarından tam 10 yıl sonra; AK Parti'nin 3.dönemde en güçlü bir biçimde seçmenin %50'sinin desteği ile iktidara geldiği, 2 yerel seçim zaferi yaşadığı, partisinden cumhurbaşkanını mecliste seçtirdiği ve bir sonraki yerel seçime dolu dizgin gittiği istikrarlı bir süreçte 31 Mayıs Gezi Parkı Vak'ası başlatılarak, ülke durduk yere bir kaos ve anarşi ortamına çekilmek istenmiştir. Bu satırların yazarı, tıpkı 10 yıl önce çifte terör saldırıları ile Başbakan'a ve hükümetine terör yoluyla verilmek istenen kanlı mesajın bir benzerinin, iktidarda 3.dönemini ve 11.yılını güçlenerek doldurduğu bir dönemde verilmek istendiğine inanıyor.

Bu dış mihraklı 31 Mayıs Vak'asının ve ardından tezgahlanan 17-25 Aralık Paralel Darbe girişimlerinin ilk hedefinin; Türkiye'nin 12. Cumhurbaşkanı olacağı artık gün gibi açık olan Başbakan'a, hükümetine, partisine, seçmenine ve aslında topyekun millete kanlı bir mesaj çekme denemesi olduğunu düşünüyorum.

Karanlık odakların, kirli ellerin, dış mihrakların ve insanlık düşmanı lobilerin kurduğu tezgah ve tuzaklar; vermeye çalıştıkları kan kokan mesajlar artık Türkiye'de karşılık bulmuyor ve bu mesajlar iletilemeden yazıldıkları yere "tekrar denemeyin" denilerek iade edildi.

Bu ayaklanma ve darbe girişimlerinin boşa çıkarılmasında en büyük pay; güçlü, cesur ve kararlı bir liderlik sergileyen Başbakan Erdoğan'ındır.Ve elbette O'na inanan, seven ve her ne pahasına olursa olsun iradesinden vazgeçmeyen sağduyulu Türk halkınındır.

Artık Türkiye'de milli iradenin dışında hiçbir irade tanınmayacaktır.