Aynı tarih, iki farklı yüzyılda iki ayrı sabaha uyandı.
26 Ağustos 1071'de Malazgirt'te, 26 Ağustos 1922'de Kocatepe'de iki büyük başlangıç yaşandı.
Aradan 851 yıl geçti.
Değişen çağlardı. Değişen şartlardı. Değişen insanlardı.
Fakat tarihin önümüze koyduğu mesele değişmedi:
Bir başlangıcı kalıcı bir sonuca nasıl dönüştürürsünüz?
26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutan Meydan Muharebesi ile kesin sonuca ulaştı. Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile birlikte Kocatepe'de harekâtı yönetti.
Fakat 30 Ağustos'u mümkün kılan şey yalnızca o günün cesareti değildi.
O günün arkasında hazırlık vardı.
Hesap vardı.
Lojistik vardı.
İstihbarat vardı.
Doğru zamanlama vardı.
Zaferin görünen bir günü vardır. Hazırlığın ise uzun bir zamanı.
Malazgirt de bize başka bir gerçeği hatırlatıyor.
26 Ağustos 1071'de Sultan Alparslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes'in orduları Malazgirt Ovası'nda karşılaştı. Selçuklu zaferi, Anadolu'nun Türkler tarafından yurt edinilmesinin önünü açan tarihî dönüm noktalarından biri oldu.
Bu iki tarihi birbirine eşitlemek doğru olmaz.
Biri Anadolu'nun tarihî istikametini değiştiren bir savaş.
Diğeri Millî Mücadele'nin son safhasını başlatan büyük bir askerî harekât.
Fakat ikisinin arasında düşünmeye değer bir ortaklık var:
Başlangıç, tek başına sonuç değildir.
Bir kapının açılması başka şeydir.
O kapının ardında kalıcı bir düzen kurmak başka.
Bugün bu düşünceyi Suriye'de yaşanan gelişmeler üzerinden yeniden okumak mümkün.
Amerika Birleşik Devletleri, 24 Ağustos'ta Suriye'yi 1979'dan beri bulunduğu "teröre destek veren devletler" listesinden çıkardı. Karar, Başkan Donald Trump'ın 8 Temmuz'da Kongre'ye yaptığı bildirimin ardından işleyen 45 günlük inceleme sürecinin tamamlanmasıyla yürürlüğe girdi.
Bu, Şam açısından önemli bir eşik.
Çünkü söz konusu liste, yıllardır Suriye'nin dış ekonomik ilişkileri, finansman imkânları ve yatırım ortamı üzerinde ağır bir hukuki ve siyasi yük oluşturuyordu. Listenin kaldırılması, Suriye'nin uluslararası ekonomiyle yeniden bütünleşmesinin önündeki önemli engellerden birini ortadan kaldırıyor.
Fakat asıl soru bundan sonra başlıyor:
Bir ülkenin önündeki kapı açıldığında, o ülke o kapıdan nasıl bir düzenle geçecek?
Çünkü savaş sonrasında yeniden yapılanma, yıkılmış binaların yerine yenilerini koymaktan ibaret değil.
Elektrik sistemi yeniden kurulacak.
Su altyapısı işleyecek.
Hastaneler ayağa kaldırılacak.
Bankacılık sistemi güven verecek.
Üretim yeniden başlayacak.
İnsanların yarınlarını bugünden daha öngörülebilir görebileceği bir kamu düzeni kurulacak.
Bunların tamamı para kadar kurum meselesidir.
Dünya Bankası'nın Suriye için hazırladığı değerlendirme, karşı karşıya olunan yükün boyutunu gösteriyor.
2011-2024 döneminde zarar gören fiziksel varlıkların yeniden inşa maliyetinin en iyi tahmini yaklaşık 216 milyar dolar. Dünya Bankası bu tutarın Suriye'nin 2024 yılı tahmini gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık on katına denk geldiğini belirtiyor. Tahmin aralığı ise 140 milyar ile 345 milyar dolar arasında.
216 milyar dolarlık tahmin, fiziksel yeniden inşa maliyetini anlatıyor. Fakat savaşın gerçek faturası bununla sınırlı değil.
Bir ülkenin kaybettiği zaman var.
Üretim kapasitesinin kaybı var.
İnsan sermayesinin uğradığı tahribat var.
Kurumların zayıflaması var.
Güven duygusunun aşınması var.
Bu nedenle Suriye'nin önündeki mesele, savaşın ardından boşalan alanları yeniden doldurmaktan daha büyük.
Hangi hukukla?
Hangi kurumlarla?
Hangi finans sistemiyle?
Hangi güven ortamıyla?
Washington'ın son kararı bu soruların cevaplarını vermiyor.
Fakat bazı cevapların önünü açıyor.
Suriye'nin listeden çıkarılması, bütün yaptırımların sona erdiği anlamına da gelmiyor.
Esad ve çevresindeki bazı kişiler, insan hakları ihlalleriyle bağlantılı isimler, uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı kişiler, DEAŞ ve El Kaide bağlantılı yapılar ile İran ve bölgesel vekilleriyle bağlantılı aktörlere yönelik hedefli yaptırımlar devam ediyor.
Yani yeni bir sayfa açılıyor.
Eski sayfanın bütün izleri ise ortadan kalkmış değil.
Zaten gerçek hayatın tabiatı da bu.
Geçmiş bir gecede silinmiyor.
Yeni bir yön belirleniyor ve o yönün gerektirdiği kurumlar, ilişkiler ve güven adım adım kuruluyor.
26 Ağustos'un iki ayrı sabahı bize tam da bunu düşündürebilir.
1071'de Anadolu'nun siyasi ve tarihî istikametini değiştiren bir savaş yaşandı.
1922'de bağımsızlık mücadelesinin son büyük askerî safhası başladı.
Bugün Suriye'nin önünde ise askerî bir taarruz değil, yıkımdan düzene geçişin çok daha uzun ve zor yolu bulunuyor.
Bu üç tarihi aynı kefeye koymak elbette doğru olmaz.
Fakat aralarında bir düşünce bağı kurulabilir:
Bir kapının açılması, yolun tamamlandığı anlamına gelmez.
Malazgirt'in ardından Anadolu'da kalıcı bir düzen kurulması gerekti.
Büyük Taarruz'un ardından bağımsızlığın siyasi ve kurumsal zemininin inşa edilmesi gerekti.
Suriye'nin önünde de şimdi benzer bir gerçeklik duruyor:
Yıkımdan çıkmak başka, işleyen bir ülke kurmak başka.
26 Ağustos'un bugüne bıraktığı ders belki de burada saklı.
Tarih, bize sadece neyi başardığımızı sormaz.
Bir başarıdan sonra ne inşa ettiğimizi de sorar.
Çünkü zafer bir an olabilir.
Devlet ise o anın ardından başlayan uzun mesaidir.
26 Ağustos 1071'de bir kapı açıldı.
26 Ağustos 1922'de bir taarruz başladı.
Bugün başka bir coğrafyada, yıllardır kapalı duran ekonomik ve siyasi kapılardan biri yeniden aralanıyor.
Kapının açılması önemli.
Asıl mesele, o kapının ardında nasıl bir hayat kurulacağı.
Takvimde aynı gün iki büyük başlangıca tanıklık etmiş olabilir.
Asıl sınav, tarih yeniden önümüze çıktığında hangi hazırlığı yapmış olduğumuzdur.
Çünkü istikamet, sadece nereye gideceğini bilmek değildir.
O yola çıkmaya hazır olmaktır.