Silahsız FetihBir ülkenin gücü, yalnızca sahip olduğu silahların menziliyle değil, başkalarının kararlarını ne ölçüde değiştirebildiğiyle de ölçülür.
Bugün Orta Doğu’ya bakarken asıl görülmesi gereken değişim burada.
Hürmüz Boğazı’nda birkaç geminin hareketinin dünya enerji piyasalarını tedirgin edebilmesiyle Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ortak savunma anlayışı etrafında buluşması, ilk bakışta birbirinden uzak iki gelişme gibi görünebilir.
Oysa ikisi de aynı gerçeğin farklı yüzlerini gösteriyor:
Gücün tanımı değişiyor.
Artık yalnızca kimin daha fazla füzesi, daha büyük ordusu veya daha yüksek savunma bütçesi olduğu sorulmuyor. Enerji akışının güvenliğini kim sağlayabiliyor? Kriz anında kim konuşabiliyor? Bir ülkeye yönelik tehdidi ortak güvenlik meselesine dönüştürebilecek ilişkileri kim kurabiliyor?
Asıl kırılma burada.
Hürmüz Boğazı bunun en çıplak örneklerinden birini veriyor.
15 Ağustos Cumartesi günü Hürmüz’den yalnızca beş ticari emtia gemisinin geçmesi, 16 Ağustos Pazar günü ise ticari geçiş kaydedilmemesi, savaş öncesindeki günlük 130-140 gemilik hareketlilik düşünüldüğünde sıradan bir deniz taşımacılığı verisi değildir. Dünyanın enerji damarlarından birinin ne kadar hassas olduğunu gösteren stratejik bir tablodur.
Bir tanker geçemediğinde mesele yalnızca o tankerin gecikmesiyle kalmaz.
Sigorta maliyetleri yükselir. Taşıma hesapları değişir. Rafinerilerin planlaması bozulur. Enerji fiyatları etkilenir. Üretim maliyetleri artar. Sonunda Hürmüz’deki bir gerilim, dünyanın başka bir köşesindeki insanın hayatına hiç görmediği bir mesafeden dokunur.
İşte yeni güç anlayışının önemli tarafı budur.
Bir geçiş yolunu kontrol etmek güç göstergesi olabilir; o yolun güvenli biçimde işlemesini sağlayabilecek diplomatik ağırlığa sahip olmak ise daha kalıcı bir güç göstergesidir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Al Jazeera’ya verdiği röportajda Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını özellikle vurgulaması bu nedenle yalnızca enerji güvenliği başlığı altında okunmamalı.
Ankara, İran ile ABD arasındaki çatışmanın bölgesel sonuçlarını sınırlamaya çalışırken aynı zamanda enerji yollarının açık kalmasını Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik çıkarlarının merkezinde tutuyor.
Burada İran’ı da yalnızca “boğazı kapatan ülke” olarak görmek eksik olur.
Tahran açısından Hürmüz, askerî bir geçiş noktası olmanın çok ötesinde bir stratejik koz. Yaptırımlar altında bulunan İran, ABD’nin bölgedeki askerî varlığını kendi güvenliği açısından temel bir tehdit olarak değerlendiriyor. Nükleer müzakereler, yaptırımların kaldırılması, bölgedeki askerî baskı ve ekonomik hayatın sürdürülebilmesi aynı denklemde birleşiyor.
Bu nedenle Hürmüz üzerindeki baskı, Tahran’ın yalnızca deniz trafiğini etkileme girişimi olarak okunamaz. İran, elindeki coğrafi avantajı müzakere gücüne çevirmeye çalışıyor.
Fakat burada kritik bir ayrım var:
Bir kozun bulunması başka, o kozu sürdürülebilir bir stratejik kazanca dönüştürebilmek başka şeydir.
İran’ın Hürmüz üzerinden oluşturduğu baskı, karşı tarafın maliyetini yükseltebilir. Fakat aynı zamanda Körfez ülkelerini daha güçlü bölgesel güvenlik arayışlarına da itebilir.
Mekke’deki anlaşmanın zamanlaması tam da bu yüzden önem taşıyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik saldırının ortak güvenlik meselesi olarak değerlendirilmesini öngören bir çerçeve ortaya koydu. Anlaşmanın NATO’nun 5. maddesiyle benzer bir karşılıklı savunma mantığı taşıdığı ifade edilse de bunu doğrudan “yeni NATO” olarak nitelendirmek doğru olmaz. Anlaşmanın mevcut ittifakların yerine geçmediği ve belirli bir ülkeyi hedef almadığı da özellikle vurgulandı.
Üstelik anlaşmanın gerçek ağırlığı henüz imza masasından sonraki aşamada ortaya çıkacak.
Tarafların dışişleri ve savunma makamlarının yer alacağı bir bakanlar komitesi ile Suudi Arabistan’da kurulacak sekretarya, mekanizmanın kurumsal başlangıcını oluşturuyor. Ortak güvenlik anlayışının hangi durumlarda nasıl işletileceği, askerî koordinasyonun kapsamı ve operasyonel ayrıntılar ise ilerleyen süreçte netleşecek.
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü uluslararası siyasette bir anlaşmanın gerçek gücü, metindeki cümlelerden çok kriz çıktığında hangi kurumun, hangi sürede, hangi kararı alabileceğiyle ölçülür.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nı küçümsemek de onu şimdiden tamamlanmış bir bölgesel ittifak olarak görmek de doğru değil.
Bu, başlangıçtır.
Ve başlangıçların kaderini niyetlerden çok uygulama belirler.
Tam burada “silahsız fetih” kavramının ne anlama geldiğini açmak gerekiyor.
Bu ifadeyi askerî yayılma, toprak kazanma veya başka toplumlar üzerinde hâkimiyet kurma anlamında kullanmıyorum. Buradaki fetih, stratejik dönüşümdür.
Toprak almadan karar alanını genişletmek.
Sınır geçmeden karşı tarafın hesabına dahil olmak.
Silah kullanmadan masanın ağırlık merkezini değiştirmek.
Korku üretmeden güven oluşturmak.
Türkiye açısından bunun karşılığı, yalnızca güçlü bir orduya sahip olmak değildir. Türkiye’nin aynı zamanda farklı başkentlerin birbirleriyle konuşamadığı dosyalarda konuşabilen, krizlerin birbirine bağlandığı anlarda temas kanallarını açık tutabilen ve gerektiğinde çözüm masasına ağırlık koyabilen bir ülke hâline gelmesidir.
Fakat bu tabloyu romantikleştirmek de doğru olmaz.
Washington’la savunma sanayii, F-35 ve S-400 başlıklarında çözülmemiş dosyalar bulunuyor. Moskova ile ilişkiler güçlü iletişim kanallarına rağmen Suriye, enerji ve bölgesel nüfuz gibi alanlarda kendi hesaplarını barındırıyor. Tahran’la ekonomik ve bölgesel ortak çıkarların yanında Suriye, Irak ve terörle mücadele gibi alanlarda ciddi ayrışmalar yaşanabiliyor. Riyad ile ilişkiler önemli ölçüde toparlanmış olsa da iki ülkenin bölgesel öncelikleri her dosyada aynı değil.
Herkesle konuşabilmek, herkes tarafından aynı ölçüde güvenilmek değildir.
Türkiye’nin gerçek sınavı da burada başlıyor.
Çok taraflı diplomasi, bütün aktörleri aynı çizgide buluşturmak değildir. Farklı çizgiler arasındaki kesişme noktalarını bulup kendi hareket alanını koruyabilmektir.
Çin’in Körfez’deki ekonomik ağırlığı ve Suudi Arabistan ile İran arasındaki normalleşmede oynadığı arabuluculuk, bölgenin artık yalnızca Washington-Moskova ekseninde okunamayacağını gösterdi. Rusya’nın Suriye’deki askerî ve siyasi mirası ise Moskova’nın bölge denkleminden kolayca çıkarılamayacağını ortaya koyuyor.
Buna bir de Avrupa’nın enerji güvenliği, Asya’nın enerji ihtiyacı ve Körfez ülkelerinin güvenlik arayışları ekleniyor.
Harita aynı harita.
Fakat haritanın üzerindeki ağırlık merkezleri değişiyor.
Mısır’ın Mekke Anlaşması’na olası katılımı da bu açıdan dikkatle ele alınmalı.
Kahire’nin kapısı da tamamen kapalı değil. Mısır’ın anlaşmaya katılabileceğine ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajı, Ankara’nın bu yapıyı üç ülkeyle sınırlı bir düzenleme olarak görmediğini ortaya koyuyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha önce Mısır’ı “doğal ortak” olarak nitelemesi de aynı istikamete işaret ediyor. Ankara ile Kahire arasındaki ilişkilerin son dönemde yeniden ivme kazanması, bu ihtimali geçmiş yıllara kıyasla daha gerçekçi bir zemine taşıyor. Mısır’ın dahil olması hâlinde ortaya çıkacak tablo yalnızca dört ülkeli bir genişleme olmayacak; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında başlayan güvenlik iş birliğinin Arap dünyasının en önemli merkezlerinden birine uzanması anlamına gelebilecek.
Fakat Mısır’ın katılımı yalnızca güç kazancı anlamına gelmez.
Kahire’nin Süveyş Kanalı üzerindeki konumu, Arap dünyasındaki ağırlığı ve kendi güvenlik öncelikleri yapıya önemli bir jeostratejik değer kazandırabilir. Aynı zamanda Mısır’ın daha temkinli dış politika çizgisi, Suudi Arabistan’ın İran’la ilişkileri ve Pakistan’ın kendi güvenlik öncelikleri, genişlemiş bir yapının ortak karar alma kapasitesini sınayabilir.
Dolayısıyla Mısır’ın katılımı, anlaşmayı otomatik olarak güçlendirmez.
Asıl mesele, yeni üyelerin sayısı değil; ortak iradenin derinliğidir.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki tabloyu yalnızca “yeni bir ittifak kuruluyor” şeklinde okumak da yeterli değil.
Suriye’de Ankara’nın yeni yönetimle kurduğu ilişki, Gazze konusunda diplomatik girişimleri, Lübnan’ın güvenliği için Washington’la yürüttüğü temaslar, Sudan ve Libya dosyalarında sürdürdüğü ilişkiler aynı dış politika yaklaşımının farklı parçalarıdır.
Şam’a yapılması planlanan ziyaret de bu çerçevede önem taşıyor.
Türkiye, Suriye’nin istikrarını kendi güvenliğiyle doğrudan bağlantılı görüyor. Erdoğan’ın Suriye’yi yalnız bırakmayacaklarını ve ülkenin istikrarı için Türkiye’nin üzerine düşeni yapacağını söylemesi, Ankara’nın bu dosyada geri çekilmek yerine sahadaki siyasi ağırlığını koruma niyetini gösteriyor.
Burada Türkiye’nin başarısı, her gelişmeyi kendi istediği yönde sonuçlandırmasıyla ölçülmeyecek.
Daha önemli soru şudur:
Krizlerin içine yalnızca seyirci olarak mı girecek, yoksa çözümün kurulacağı masada kendisine ihtiyaç duyulan bir aktör olarak mı kalacak?
Hürmüz bize enerji güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Mekke bize bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri üzerinde daha fazla söz sahibi olma arayışını gösteriyor.
Suriye, Gazze ve Lübnan ise güvenlik ile diplomasinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatıyor.
Bütün bu dosyaların ortasında Türkiye’nin önündeki stratejik alan genişliyor.
Fakat genişleyen alan, beraberinde daha büyük sorumluluk getiriyor.
Çünkü güç yalnızca gerektiğinde sert davranabilmek değildir.
Güç, sertliğe ihtiyaç bırakmayacak kadar erken konuşabilmektir.
İşte silahsız fetih tam burada anlam kazanıyor.
Toprak değil, karar alanı. Duvar değil, denge. Korku değil, güven.
Ve nihayetinde bir ülkenin gerçek ağırlığı, kaç ülkenin ondan çekindiğiyle değil, kaç ülkenin kriz anında onunla konuşmaya ihtiyaç duyduğu ile ölçülüyor.
Türkiye’nin yeni dönemde araması gereken üstünlük de budur.
Ne bir başkasının gölgesine sığınmak ne de başkalarına gölge olmak.
Kendi ağırlığını, başkalarının da istikrar arayışında hesaba katmak zorunda kalacağı kadar sağlam kurmak.
Silahsız fetih, işte bu: Toprak kazanmak değil, tarihin karar masasında ağırlık kazanmak.