Bir insanı tanımak için yıllar yetmeyebilir.

Aynı masada otururuz. Aynı yollardan geçeriz. Aynı insanlarla güleriz. Hayatımızın önemli bir bölümünü birlikte geçiririz.

Yine de karşımızdaki insanın içinde hangi soruların dolaştığını bilemeyiz.

Sonra bir gün tek bir soru sorulur.

Ve insan, yıllardır sakladığı bir tarafını o sorunun içinde gösterir.

Çünkü insan yalnızca verdiği cevaplarla değil, sorduğu sorularla da kendisini anlatır.

Neyi merak ettiğimiz, neyi önemsediğimizi gösterir.

Neden korktuğumuzu, neyi kaybetmek istemediğimizi, hangi gerçekle karşılaşmaktan kaçındığımızı…

İyi bir soru bilgi istemez yalnızca.

İnsanın yerini değiştirir.

Cevap çoğu zaman bir kapıyı kapatır.

Doğru soru ise yeni bir kapı açar.

Bu yüzden bazı sorular cevaptan pahalıdır.

Çünkü cevabı öğrenmek için değil, soruyu sormaya cesaret etmek için bedel ödemek gerekir.

Bugünün dünyasında savaşları, diplomasiyi, ekonomiyi, enerji yollarını, devletleri ve toplumları konuşuyoruz.

Manşetler değişiyor.

İsimler değişiyor.

Haritalardaki dengeler değişiyor.

Fakat insanın karşısındaki temel sorular değişmiyor:

Güç nedir?

Adalet nerede başlar?

Öfkenin sınırı nedir?

Bir insan ne zaman kendisine karşı dürüst olur?

Bir toplum ne zaman ölçüsünü kaybeder?

Belki de asıl mesele, daha fazla cevap üretmek değildir.

Daha iyi sorular sorabilmektir.

77 sayısının da bu yazıda böyle bir yeri var.

Kur’an-ı Kerim’in Hac Suresi 77. ayetinde rükû, secde, kulluk ve hayır işlemek aynı çağrının içinde yer alır.

Tevrat’ın Yaratılış 4:24’ünde 77, Lamek’in ölçüyü aşan öç söyleminin içinde karşımıza çıkar. Metnin hemen öncesinde Lamek’in bir yaralanma karşılığında öldürdüğünü söylemesi, 77’nin burada bir “öğreti” değil, büyüyen şiddet söyleminin parçası olduğunu gösterir.

İncil’de Matta 18:22’de ise 77, bağışlama üzerinden karşımıza çıkar.

Bir sayının peşinden değil, o sayının açtığı soruların peşinden gidiyorum.

Çünkü mesele sayıda değil.

İnsanın ölçüsünde.

Öfkesinin ölçüsünde.

Gücünün ölçüsünde.

Hırsının ölçüsünde.

Merhametinin ölçüsünde.

Ve kendisine karşı dürüstlüğünün ölçüsünde.

Şimdi 77 soru.

Cevaplarını benim vermemi istemiyorum.

Belki bazılarını siz de kendinize sormalısınız.

Kendimize

1. Kendimize en son ne zaman gerçekten dürüst olduk?

2. Hayatımızda değiştirmek istediğimiz ilk şey neden hâlâ değişmedi?

3. Kaybetmekten korktuğumuz şey gerçekten bizim mi?

4. Başarılı olmak istediğimiz hayat, gerçekten istediğimiz hayat mı?

5. Başkalarının bizden beklediği kişiyle olmak istediğimiz kişi aynı mı?

6. En çok hangi gerçeği bilmemeyi tercih ediyoruz?

7. Kendimizi affetmeden başkasını gerçekten affedebilir miyiz?

8. Bir hatamızın üzerinden yıllar geçtiğinde, o hatadan mı uzaklaşıyoruz, kendimizden mi?

9. Bizi başkalarının tanıdığı kişi mi daha iyi anlatıyor, yalnız kaldığımızdaki hâlimiz mi?

10. Kendimize verdiğimiz sözlerden kaçını gerçekten tuttuk?

11. Hayatımızı değiştirecek bir cevap beklerken, doğru soruyu sormayı ihmal ediyor olabilir miyiz?

İnsan kendisinden kaçarken çoğu zaman başka insanlarla meşgul olur.

Kimin yanlış yaptığını konuşur.

Kimin haklı olduğunu tartışır.

Kimin değişmesi gerektiğini anlatır.

Sonra sessizlik gelir.

Ve insan, bütün bu konuşmaların ortasında kendisine hiç dokunmadığını fark eder.

İnsanlar

12. Bir insanı gerçekten dinlemek, onun sözlerini duymaktan daha fazlası değil mi?

13. Özür dilemek neden haklı çıkmaktan daha zor geliyor?

14. Sevdiğimiz insanlara onları sevdiğimizi söylemek için neden geç kalıyoruz?

15. Bir dostluğu bitiren büyük kavgalar mı, küçük ihmallerin birikmesi mi?

16. Bir insanı kaybettiğimizde en çok onu mu, onun yanındaki kendimizi mi özlüyoruz?

17. Başkasının acısını anlamak için aynı acıyı yaşamamız gerekir mi?

18. Affetmek yapılanı unutmak mıdır?

19. Bize yapılan iyilikleri neden yapılan kötülükler kadar uzun hatırlamıyoruz?

20. Bir insanın sessizliğini gerçekten anlayabiliyor muyuz?

21. En yakınlarımızın yanında bile kendimizi anlatamadığımız zamanlar neden oluyor?

22. “Nasılsın?” diye sorduğumuzda, karşımızdakinin gerçek cevabını duymaya hazır mıyız?

İnsan ilişkilerinde bazı kırılmalar bir cümleyle başlamaz.

Bir cümlenin hiç kurulmamış olmasıyla başlar.

Sorulmayan bir “neden”.

Söylenmeyen bir “özür”.

Geciken bir “seni özledim”.

Ve insanın içinde yıllarca taşınan o küçük boşluk…

Toplum

23. Birbirimize güvenmediğimiz halde birlikte güçlü kalabilir miyiz?

24. Çok konuştuğumuz hâlde neden birbirimizi daha az anlıyoruz?

25. Bir toplum hangi alışkanlığına alıştığında onu artık sorun olarak görmemeye başlar?

26. Yoksulluğun en ağır tarafı para eksikliği mi, gelecek duygusunun eksilmesi mi?

27. Çocukların geleceğini konuşurken onların bugününü ne kadar düşünüyoruz?

28. Başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemseyebiliyor muyuz?

29. Herkes yalnızca kendi kaybını hesapladığında ortak kazanç mümkün olabilir mi?

30. Farklı düşünmek neden düşman olmakla karıştırılıyor?

31. Çoğunluk olmak haklı olmak için yeterli mi?

32. Bir toplumun gerçek gücü, insanlarının birbirine ne kadar güvenebildiğinde saklı değil midir?

33. Bir ülkenin zenginliği yalnızca kasasında mı, insanlarının birbirine verdiği değerde mi ölçülür?

Bir toplumun karakteri yalnızca meydanlarda, seçimlerde, kürsülerde görünmez.

Birbirimizi görmediğimizi düşündüğümüz küçük anlarda da görünür.

Sırada beklerken.

Trafikte.

Bir başkasının hakkını kullanırken.

Çocuğumuza konuşurken.

Yaşlı bir insanın yanında yürürken.

Büyük toplumların küçük davranışlardan kurulduğunu unutuyor muyuz?

Devlet, adalet ve güç

Güç, yalnızca ne yapabileceğini bilmek değildir.

Ne yapabileceğin hâlde neyi yapmamayı seçtiğini bilmek de güçtür.

34. Adalet herkes için eşitse, neden herkes aynı adalet duygusunu yaşamıyor?

35. Devletin gücü yalnızca karar verebilme kabiliyeti midir?

36. Güç sahibi olmak insana ne yapma hakkı verir, ne yapmama sorumluluğu yükler?

37. Bir devlet yaptığı kadar, yapmadıklarıyla da değerlendirilmeli mi?

38. Bir yönetimin başarısını yalnızca sonuçlarıyla mı, toplumda bıraktığı güvenle mi ölçmeliyiz?

39. İktidardan hesap sormak kadar kendimizden hesap sormayı da biliyor muyuz?

40. Muhalefetin görevi yalnızca yanlışları göstermek midir, yoksa kendi çözümünün bedelini de anlatmak mıdır?

41. Devlet aklı ile toplum vicdanı birbirinden uzaklaşırsa hangisi diğerini yeniden bulmalıdır?

42. Bir ülkenin güvenliği yalnızca sınırlarının korunması mıdır?

43. Diplomasi, güçlü olduğumuzu göstermekten önce savaşı önleyebilme becerisi değil midir?

44. Haklı olduğumuza inandığımızda bile ölçümüzü koruyabiliyor muyuz?

Devletler de insanlar gibi güçle sınanır.

Bir insanın karakteri eline imkân geçtiğinde ortaya çıkar.

Devletlerin karakteri de ellerindeki gücü nasıl kullandıklarında görünür.

Bir ülkenin büyüklüğü yalnızca ne kadar güçlü olduğuyla ölçülmez.

Gücünü ne kadar ölçülü kullanabildiği de büyüklüğün parçasıdır.

Dünya

Savaşlar başladığında herkes haklılığını anlatır.

Diplomasi masalarında herkes kendi güvenliğini düşünür.

Ekonomik krizlerde herkes kendi kaybını hesaplar.

Fakat dünyanın ortak bir kader olduğunu hatırlamak için daha ne olması gerekiyor?

45. Bir savaşın gerçekten kazananı var mıdır?

46. Barış yalnızca silahların susması mıdır?

47. Bir ülke gücünü ne zaman daha iyi gösterir: vurduğunda mı, vurabilecek durumdayken vazgeçtiğinde mi?

48. Haklı olmak her yöntemi haklı çıkarır mı?

49. Bir ülkenin güvenliği başka ülkelerin güvensizliği üzerine kurulabilir mi?

50. Enerjinin fiyatını konuşurken, o enerjinin bedelini ödeyen insanı ne kadar konuşuyoruz?

51. Haritalardaki sınırlar insanların zihnindeki sınırları da belirlemeli mi?

52. Diplomasi başarısız olduğunda ilk kaybedilen şey yalnızca zaman mıdır?

53. Dünya barışı büyük devletlerin anlaşmasına mı, sıradan insanların güven içinde yaşamasına mı bağlıdır?

54. Başka bir ülkenin acısını kendi ülkemizin acısı kadar önemseyebiliyor muyuz?

55. İnsanlık aynı acıları tekrar tekrar yaşarken gerçekten tarihten öğreniyor mu?

Haritalar değişebilir.

İttifaklar değişebilir.

Ekonomik dengeler değişebilir.

Bir limanın, bir boğazın, bir enerji hattının önemi değişebilir.

Fakat yeryüzünün üzerinde yaşayan insanın temel ihtiyacı değişmez:

Güven içinde yaşamak.

Bu kadar basit.

Bu kadar zor.

Gelecek

Gelecek henüz gelmedi.

Fakat onu her gün biraz daha hazırlıyoruz.

56. Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağımızı konuşurken, onlara nasıl insanlar bırakacağımızı konuşuyor muyuz?

57. Daha çok şeye sahip olmakla daha iyi yaşamak gerçekten aynı şey mi?

58. Bilgi çoğaldıkça anlayış da çoğalıyor mu?

59. Her şeyi bilmeye çalışırken neyi anlamayı ihmal ediyoruz?

60. Hızlandıkça gerçekten daha uzağa mı gidiyoruz?

61. Geleceği kurmak geçmişi unutmak anlamına gelir mi?

62. Çocukların bizden alacağı en değerli miras para mı, güven duygusu mu?

63. Bir ülkenin geleceğini yalnızca ekonomik göstergelerle ölçmek yeterli mi?

64. Yarın daha zengin olup bugün daha yoksul hissediyorsak gerçekten ilerliyor muyuz?

65. Gelecekten korktuğumuz için mi değişiyoruz, ona inandığımız için mi?

66. Bizden sonra yaşayacak insanların bugünümüz hakkında ne düşünmesini isterdik?

Gelecek hakkında çok konuşuyoruz.

Fakat geleceğin bize değil, bizim çocuklara bırakacağımız davranışlara ait olduğunu unutabiliyoruz.

Bir çocuğun hafızasında dünyanın nasıl görüneceğini bugün belirliyoruz.

Onlara yalnızca evler, yollar, şehirler bırakmayacağız.

Birbirimize nasıl davrandığımızı da bırakacağız.

Vicdan

İnsan kendisini haklı bulduğu sürece birçok şeyi açıklayabilir.

Vicdan ise açıklamadan önce sorar.

67. Kimse görmeyecekse de doğru olanı yapar mıyız?

68. Başkasının hakkını kendi rahatımızdan daha değerli gördüğümüz oldu mu?

69. Bize yapılan kötülük, bizim yapacağımız kötülüğü meşru kılar mı?

70. Haklı olduğumuz bir meselede bile karşımızdakinin insan olduğunu hatırlayabiliyor muyuz?

71. Bizi incitenlere benzememek, onları affetmekten daha zor olabilir mi?

72. Hayatımızda “Keşke bunu daha önce sorsaydım” dediğimiz kaç soru var?

73. Bize verilen zamanın gerçekten bize ait olduğunu ne zaman anlayacağız?

74. Her şeyin biteceğini biliyorsak, neden bazı şeyleri sonsuza kadar sürecekmiş gibi erteliyoruz?

75. Hayatımızın sonunda başarılarımızdan çok, kimlere iyi geldiğimizi hatırlamak istemez miyiz?

76. Bütün cevaplarımızı kaybetsek, bizi yine de ayakta tutacak bir sorumuz kalır mı?

Buraya kadar gelen herkesin kendi cevapları vardır.

Benim cevaplarım da var.

Senin de var.

Fakat bu yazının amacı cevapları değiştirmek değil.

Soruların yerini değiştirmek.

Başkasına sorduğumuz soruyu kendimize çevirmek.

Devlete sorduğumuzu topluma taşımak.

Topluma yönettiğimizi kendimizde aramak.

Dünyaya yönelttiğimizi aynada yeniden görmek.

Çünkü bazı sorular başkasına sorulduğunda meraktır.

İnsanın kendisine sorulduğunda yüzleşmedir.

İnsanın kendisini tanıması, bütün cevapları bulduğu gün değil;
artık kaçamayacağı soruyla karşılaştığı gün başlar.

Şimdi son soru.

77. Hayatımız boyunca bütün cevapları aradıktan sonra, geriye gerçekten hangi sorunun kalmasını isteriz?