Bir ülkenin petrol rezervi azalırken, başka bir ülkenin kıyısındaki bir limanın stratejik değeri yükseliyorsa dünya siyasetinin haritasını yalnızca sınırlar üzerinden okumak yetmez.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Stratejik Petrol Rezervi, 21 Ağustos itibarıyla 289,7 milyon varile geriledi. Bu, Kasım 1982’den bu yana görülen en düşük seviye. Washington’ın rezervlerinden petrol çekmek zorunda kaldığı bir dönemde, Orta Doğu’daki enerji güvenliği meselesinin dünyanın en büyük ekonomilerinden birinin hesabını dahi değiştirebildiği görülüyor.

Fakat aynı haritanın başka bir noktasında farklı bir gelişme yaşanıyor:

Ceyhan.

Irak’ın petrolünü Akdeniz’e taşıyan hattın Türkiye’deki çıkış noktası olan Ceyhan, Hürmüz çevresindeki enerji akışlarının zorlandığı bir dönemde daha fazla stratejik anlam kazanıyor. Ankara ile Bağdat’ın 1 Ağustos’ta imzaladığı bir yıllık anlaşma, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı üzerinden günlük en az 750 bin varillik taşıma kapasitesini koruyor.

Burada asıl mesele petrolün miktarından daha büyük.

Bir kaynağın değeri, ona ulaşan bağlantıların gücüyle de belirleniyor.

Dünyanın herhangi bir yerindeki enerji kaynağı, güvenli bir güzergâh bulamadığında ekonomik değerinin önemli bir bölümünü kaybediyor. Buna karşılık güvenilir yollar, limanlar ve ticaret ağları yalnızca mal taşımıyor; ülkelerin birbirine duyduğu ihtiyacı da görünür hâle getiriyor.

İşte Ceyhan’ın hikâyesi burada başlıyor.

Irak’ın petrolünü dünya pazarlarına ulaştırmaya ihtiyacı var.

Türkiye’nin ise sahip olduğu enerji ve ulaşım altyapısını bölgesel bir avantaja dönüştürme imkânı bulunuyor.

İki ihtiyaç aynı yerde buluştuğunda ortaya yalnızca bir taşıma anlaşması çıkmıyor.

Karşılıklı bağımlılık ortaya çıkıyor.

Bu ayrıntı, Orta Doğu’ya bakışımızı da değiştirebilecek kadar önemli.

Çünkü bu coğrafyanın hikâyesi uzun yıllar boyunca savaşların, krizlerin, sınır anlaşmazlıklarının ve güç mücadelelerinin diliyle anlatıldı.

Bunların hiçbiri yok sayılacak meseleler değil.

Fakat aynı topraklarda ticaret yolları da var.

Limanlar, nehirler, enerji kaynakları ve üretim merkezleri de var.

Birbirine ihtiyaç duyan ülkeler de var.

Bir coğrafyanın yalnızca çatışmalarını görmek, onun sahip olduğu imkânların önemli bir bölümünü görünmez kılar.

Irak ile Türkiye arasındaki yeni düzenlemenin asıl dikkat çekici tarafı da burada.

Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, anlaşmayı petrol ihracatının kesintisiz sürmesi ve Türkiye ile ekonomik işbirliğinin güçlendirilmesi bakımından stratejik bir adım olarak nitelendirdi. Bağdat ile Ankara’nın petrolün yanı sıra elektrik, su kaynakları ve diğer alanları kapsayan daha geniş bir işbirliği çerçevesi üzerinde çalışacağını da açıkladı.

Bu açıklamada petrol kadar önemli olan kelime “işbirliği”.

Çünkü diplomasi, tarafların her konuda aynı düşünmesiyle başlamıyor.

Bazen tam tersine, farklılıkların arasından ortak çıkar çıkarabilme becerisiyle başlıyor.

Irak ile Türkiye’nin her konuda aynı siyasi çizgide olması gerekmiyor.

İran ile Suudi Arabistan’ın bütün meselelerde anlaşması da gerekmiyor.

Bölgedeki hiçbir ülkenin diğerinin bütün politikalarını benimsemesi şart değil.

Asıl mesele, anlaşmazlıkların arasından birlikte yürünebilecek yollar bulabilmek.

Enerji bu yolların en görünürlerinden biri.

Fakat enerjiyle başlayan ilişki, doğru yönetildiğinde ticarete; ticaret ulaşıma; ulaşım yeni yatırımlara; yatırımlar da toplumlar arasındaki temaslara uzanabilir.

Bir boru hattı petrol taşır.

Fakat aynı hat, iki ülkenin ekonomik hesaplarını birbirine bağlar.

Bir liman yük kabul eder.

Fakat o liman, farklı coğrafyaların birbirine ulaşma ihtiyacını da görünür kılar.

Bağlantılar çoğaldıkça, kopuşların maliyeti yükselir.

Bölgesel istikrarın ekonomik tarafı biraz da burada başlıyor.

Bir ülkenin gücünü komşusunun zayıflığı üzerine kurmaya çalıştığı yerde kalıcı istikrar zor kurulur.

Komşusunun güçlenmesinden kendisine de pay çıkarabilen ülke ise daha uzun soluklu bir ilişki kurabilir.

Bu romantik bir temenni değil.

Gayet somut bir devlet çıkarıdır.

Çünkü komşunuzdaki istikrarsızlık sınır kapısında kalmaz.

Enerji fiyatlarına yansır.

Ticareti etkiler.

Göç hareketlerini değiştirir.

Güvenlik maliyetlerini artırır.

Toplumların gündelik hayatına kadar ulaşır.

Bu nedenle Türkiye açısından bölgesel güç olmanın daha anlamlı karşılığı, çevresindeki ülkelerin zayıflamasını beklemek değil; onlarla birlikte daha öngörülebilir bir düzen kurabilmektir.

Ankara’nın Hürmüz konusundaki yaklaşımı da bu çerçevede okunabilir.

Ankara’nın Hürmüz yaklaşımı da aynı düşüncenin dış politikadaki karşılığını gösteriyor. Türkiye, İran ile ABD arasındaki gerilimin yeni bir kırılmaya dönüşmesi yerine diplomasinin önünü açık tutmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Trump’la görüşmesinde müzakerelerin sürdürülmesine yaptığı vurgu, Türkiye’nin bölgesel krizleri yalnızca sonuçları üzerinden değil, kurulabilecek bağlantılar üzerinden de okuduğunu gösteriyor.

Bu yaklaşım Türkiye’nin kendi sınırlarının ötesindeki gelişmeleri neden yakından takip etmek zorunda olduğunu gösteriyor.

Çünkü Türkiye’nin coğrafyası değişmeyecek.

İran’la komşuluğu değişmeyecek.

Irak’la sınırı değişmeyecek.

Karadeniz, Akdeniz, Kafkasya, Balkanlar ve Körfez arasındaki konumu da ortadan kalkmayacak.

Değişebilecek olan, bu coğrafyanın nasıl değerlendirileceğidir.

Türkiye’nin önündeki mesele bu yüzden yalnızca güçlü bir ülke olmak değil.

Daha zor olanı başarmak:

Gücünü bağlantıya dönüştürmek.

Doğu ile Batı arasında bulunmak tek başına yeterli değil.

Kuzey ile Güney arasında bulunmak da.

Bir haritanın ortasında durmak, otomatik olarak merkez olmak anlamına gelmez.

Merkez olmanın gerçek ölçüsü, bağlantı kurabilme gücüdür.

Kaynak ile pazar arasında.

Üretici ile tüketici arasında.

Komşu ile komşu arasında.

Devlet ile devlet arasında.

Ve farklı çıkarların aynı masada konuşabileceği bir zeminde.

Bunun için diplomatik vakar gerekir.

Ekonomik öngörü gerekir.

Karşı tarafın çıkarını okuyabilmek gerekir.

Veriyi eğip bükmeden gerçeğin içinde tutabilmek gerekir.

Devlet aklını günübirlik siyasi hesapların üzerinde taşıyabilmek gerekir.

Bütün bunların üzerinde ise toplumun huzurunu koruyan bir yaklaşım gerekir.

Dış politikada başarı, her masadan kazanan taraf olarak kalkmak değildir.

Bazen asıl başarı, masanın dağılmasını engellemektir.

Orta Doğu’nun ihtiyacı da belki tam burada yatıyor.

Bütün anlaşmazlıkları bir gecede ortadan kaldırmak mümkün değil.

Fakat ortak çıkarların sayısını artırmak mümkün.

Enerji paylaşılabilir.

Ticaret büyütülebilir.

Su kaynakları ortak projelere dönüşebilir.

Ulaşım koridorları genişletilebilir.

Şehirler birbirine yaklaşabilir.

Üniversiteler ve kültürel kurumlar yeni temas alanları açabilir.

Böylece siyasetin sert yüzünün karşısında, toplumları birbirine bağlayan daha geniş bir zemin oluşabilir.

Belki de barışın yolu, önce bütün sorunları çözmekten değil, birlikte çözebileceğimiz sorunların sayısını artırmaktan geçiyor.

Bugün ABD’nin stratejik petrol rezervindeki düşüş bize enerji güvenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Hürmüz çevresindeki gelişmeler, bir deniz geçişinin dünyanın dört bir yanında fiyatları, nakliyeyi ve enerji hesaplarını değiştirebildiğini ortaya koyuyor.

rak-Türkiye hattı ise aynı tablonun başka bir yüzünü gösteriyor.

Bir ülkenin kaynağı, başka bir ülkenin altyapısıyla dünya pazarına ulaşıyor.

Bir limanın değeri, yüzlerce kilometre uzaktaki bir kaynağın geleceğiyle birleşiyor.

Coğrafya burada bir sınır olmaktan çıkıp bağlantıya dönüşüyor.

Türkiye’nin avantajı da tam burada başlıyor.

Haritanın ortasında bulunmak tek başına yetmez.

O haritadaki farklı noktaları birbirine bağlayabilmek gerekir.

Türkiye’nin asıl gücü, yalnızca Doğu ile Batı arasında bulunmasında değil; kaynak ile pazar, üretici ile tüketici, komşu ile komşu arasında bağlantı kurabilme gücünde yatıyor.

Bu nedenle Orta Doğu’yu yeniden düşünmenin zamanı geldi.

Bu coğrafyayı yalnızca savaşların başladığı, krizlerin büyüdüğü ve dış güçlerin müdahale ettiği bir alan olarak okumak eksik kalıyor.

Aynı topraklarda ortaklık kurulabilir.

Ticaret büyütülebilir.

Enerji paylaşılabilir.

Güven inşa edilebilir.

Devletler anlaşamadıkları konuların yanında anlaşabildikleri alanları da büyütebilir.

Bunun için coğrafyayı değiştirmek gerekmiyor.

Coğrafyayı doğru okumak gerekiyor.

Bir coğrafyanın kaderini değiştirmek her zaman sınırlarını yeniden çizmek anlamına gelmez.

Bazen aynı haritaya başka türlü bakmak yeterlidir.

Çünkü coğrafya intikamını almaz.

Coğrafya önünüze imkânı koyar. Onu neye dönüştüreceğiniz ise sizin bağlantı kurabilme gücünüze bağlıdır.