Bir insanın canı yandığında etrafında hemen birileri belirir.

“Takma kafana.”

“Geçer.”

“Güçlü ol.”

“Her şeyin bir sebebi vardır.”

“Böyle düşünme.”

Cümleler hazırdır.

Teselliler hazırdır.

Hatta insanın ne hissetmesi gerektiğine dair küçük reçetelerimiz bile vardır.

Bir tek insanın kendisini dinlemeye pek vaktimiz yoktur.

Belki çağımızın en tuhaf yoksulluğu budur.

İnsanlar çok konuşuyor, fakat birbirini dinlemekte zorlanıyor.

Geçenlerde okuduğum bir hikâyede, gecenin bir saatinde bir lokantada tek başına oturan yaşlı bir adam anlatılıyordu. Önündeki müzik kutusuna konuşuyor, eski saatlerden bahsediyor, yıllar önce ölen babasını anlatıyordu.

Müzik kutusu çalışmıyordu.

Adam bunu biliyordu.

Fakat çalışmayan bir kutunun önemli bir meziyeti vardı:

Sözünü kesmiyordu.

İnsanın içine oturan yer tam da burası.

Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı akıl almak değildir.

Bir çözüm değildir.

Bir hüküm değildir.

Sadece cümlesinin sonuna kadar yanında birinin bulunmasıdır.

Yaşlı adamın anlattığı eski saatlerden daha önemli olan şey, yıllar önce babasıyla yeterince konuşamadığını fark etmesiydi.

Elindeki saatin kırk küsur yıldır çalışıyor olması değildi mesele.

Mesele, zaman insanın elinden geçip giderken geride bıraktığı o küçük pişmanlıktı.

Saat çalışıyordu.

İnsanlar değişiyordu.

Hayat devam ediyordu.

Fakat bazı konuşmaların telafisi olmuyordu.

Bugün dünyaya baktığımızda da benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.

İran ordusu, askerî doktrininin savunmadan saldırıya dönüştüğünü açıklıyor. İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları devam ediyor. Şam ise bütün güvensizliğe rağmen güvenlik görüşmelerinin yeniden başlamasını bekliyor.

Cümlelerin tamamı sert.

Haritalar sert.

Silahların dili sert.

Diplomasi bile zaman zaman insanın sesini değil, gücünü duyurmaya çalışıyor.

Oysa savaşların en uzun vadeli tahribatı bazen bombanın düştüğü yerde değil, insanların birbirini artık dinlememeye başladığı yerde ortaya çıkıyor.

Bir toplumda herkes kendi acısını anlatıyor, fakat karşı tarafın acısını duymuyorsa ortak hayatın zemini inceliyor.

Bir devlet yalnızca sınırlarını korumakla güçlü olmaz.

Toplumun kendi içinde birbirine tahammül edebilme kabiliyeti de devletin gücünün bir parçasıdır.

Bugün Türkiye’nin önündeki “Terörsüz Türkiye” sürecini de sadece güvenlik başlığı altında okumamak gerekiyor.

Silahların susması, uzun bir yolun ilk büyük eşiğidir.

Fakat silahların susmasından sonra insanların birbirinin cümlesini duyabilmesi daha uzun bir mesele.

Bir ülkede huzur, yalnızca çatışmanın yokluğu değildir.

Bir insanın kendisini dışlanmış hissetmeden konuşabilmesidir.

Bir annenin çocuğunun geleceğinden korkmamasıdır.

Bir gencin kendisini toplumun kenarında görmemesidir.

Bir vatandaşın devletine güvenebilmesidir.

Bir farklılığın tehdit olarak algılanmamasıdır.

Bunların her biri aynı büyük yapının küçük taşlarıdır.

Toplumsal huzur, büyük nutuklardan çok küçük temaslarla kurulur.

Belki de bu yüzden insan ruhunu sürekli büyük fikirlerle onarmaya çalışmamız biraz komik.

Kişisel gelişim cümleleri havada uçuşuyor.

İnsanlara nasıl yaşayacaklarını anlatıyoruz.

Nasıl mutlu olacaklarını anlatıyoruz.

Nasıl başarılı olacaklarını anlatıyoruz.

Nasıl güçlü duracaklarını anlatıyoruz.

Ama bazen bir insanın ihtiyacı bunların hiçbiri değil.

Bir sandalyeye oturup beş dakika susabilmek.

Birinin “Anlat” demesi.

Sonra gerçekten dinlemesi.

İnsanın ruhu her zaman büyük cevaplarla iyileşmiyor.

Bazen küçük bir ilgi, büyük bir yaranın kenarından içeri sızan ışık oluyor.

Tırışkadan ruh inşası dediğim şey tam da burada başlıyor.

İnsanın bütün hayatını birkaç parlak cümleyle düzeltmeye kalkmak…

Kırılmış bir kalbe slogan sürmek…

Yılların yalnızlığını “güçlü ol” diyerek kapatmaya çalışmak…

Bunların çoğu tırışka.

İnsan ruhu o kadar kolay kandırılmıyor.

Çünkü ruh, söylenen sözün ağırlığını değil, sözün arkasında gerçekten bir insan olup olmadığını hissediyor.

Bir de dinlemekle onaylamayı birbirine karıştırıyoruz.

Bir insanı dinlemek, onun her söylediğini doğru bulmak değildir.

Birinin acısını anlamaya çalışmak, onun bütün hatalarını affetmek değildir.

Bir insanın hikâyesine kulak vermek, onun hayatındaki yanlışları ortadan kaldırmaz.

Ama insanı önce insan olarak görebilmenin kapısını açar.

Bu ayrım önemli.

Çünkü toplumlar da insanlar gibi yaralanıyor.

Kimi yarasını öfkeyle taşıyor.

Kimi susarak.

Kimi sürekli konuşarak.

Kimi başkasını suçlayarak.

Kimi hiçbir şey olmamış gibi davranarak.

Fakat yara, üzerine güzel bir örtü serildi diye yok olmuyor.

Yıllar sonra başka bir yerde karşımıza çıkıyor.

Bir aile tartışmasında.

Bir sokak kavgasında.

Bir siyasi tartışmada.

Bir seçim gecesinde.

Bir devlet krizinde.

Bir savaşta.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, herkesin biraz daha haklı olması değil.

Birbirimizi biraz daha duyabilmek.

Hukuka güven bunun için önemli.

Devlet aklı bunun için önemli.

Diplomaside vakar bunun için önemli.

Toplum vicdanı bunun için önemli.

Çünkü yanlış bilgiyle büyüyen öfke, doğru bilgiyle kurulabilecek bir barışı bile zehirleyebilir.

Ve insanları dinlemeden onlar hakkında hüküm vermek, devletlerin birbirini dinlemeden karar vermesine benziyor.

Dünya bugün yeniden sertleşiyor.

İran’ın askerî doktrinindeki değişim açıklaması bunun işaretlerinden biri. Suriye’deki saldırılar başka bir işaret. Ukrayna’daki savaş başka. Gazze’deki acı başka.

Bütün bunların arasında insanın sesini kaybetmemesi gerekiyor.

Çünkü savaşlar başlamadan önce kelimeler sertleşir.

Sonra insanlar birbirini dinlememeye başlıyor.

Sonra karşı tarafın hikâyesi önemsizleşiyor.

En sonunda insan, karşısındaki insanı değil, yalnızca bir etiketi görmeye başlıyor.

İşte tehlike orada.

Gece bir masada tek başına oturan yaşlı adamı düşünüyorum.

Karşısındaki müzik kutusu çalışmıyor.

Ama adam konuşuyor.

Saatlerden bahsediyor.

Babasından bahsediyor.

Geçmişinden bahsediyor.

Belki de o gece ihtiyacı olan tek şey, sözlerinin yere düşmemesiydi.

Ertesi sabah bir insan annesini arayıp “Nasılsın?” diye soruyor.

Fakat bu kez cevabı bekliyor.

Telefonun diğer ucundaki sessizliğe müdahale etmiyor.

Cümleyi tamamlamıyor.

Kendi derdini anlatmak için fırsat kollamıyor.

Dinliyor.

Ruh inşası dediğimiz şey bundan daha gösterişli değildir.

Bir insanın sözünü yarıda kesmemek.

Bir başkasının acısını kendi acımızla yarıştırmamak.

Bir çocuğun anlattığı küçük hikâyeyi küçümsememek.

Yaşlı bir insanın aynı hatırayı üçüncü kez anlatmasına sabretmek.

Bir dostumuz “İyi değilim” dediğinde hemen çözüm üretmemek.

Ve bazen hiçbir şey söylemeden yanında oturmak.

Çünkü insanı hayatta tutan şeylerin tamamı büyük değildir.

Bazıları bir bardak çayın buharı kadar küçüktür.

Bir sandalye kadar sıradandır.

Bir telefon konuşması kadar kısadır.

Bir çift gözün “Seni duyuyorum” demesi kadar sessizdir.

Belki de birbirimizi kurtaramayacağız.

Ama birbirimizin sözünü yere düşmekten kurtarabiliriz.

Bunun için büyük laflara gerek yok.

Biraz vakit.

Biraz dikkat.

Biraz da susma terbiyesi yeter.

Çünkü bazı yaralar tırışkayla kapanmıyor.

İnsan ruhu, ancak gerçekten temas eden bir insanın yanında kendine yeniden bir ev buluyor.