Çocukken suyun nereye gittiğini merak etmezdik.

Bir çeşmeden akan suyun biraz sonra toprağa karışacağını, bir derenin taşların arasından kendisine yol bulacağını, yaz sıcağında sessizleşen bir su yatağının yağmurlarla yeniden canlanacağını bilirdik. Su vardı. Akıyordu. Hayatın içinde kendisine bir yol buluyordu.

Belki de çocukluğun bize fark ettirmeden verdiği en büyük güven duygularından biri buydu: Bazı şeylerin hep devam edeceğine inanmak.

Sonra büyüdük.

Suyun da eksilebildiğini öğrendik.

Bir nehrin kıyısında durup suyun çekildiği yere baktığınızda yalnızca suyun azaldığını görmezsiniz. Nehrin taşıdığı hayat da yavaş yavaş geri çekilir. Bir gemi daha az yük taşır. Bir tarla daha fazla su bekler. Bir çiftçi gökyüzüne daha uzun bakar. Bir santral nehirdeki suyu daha dikkatli ölçer. Bir şehrin geleceğine ilişkin planlar değişmeye başlar.

Çünkü su, hayatın birbirinden ayrı sandığımız parçalarını birbirine bağlayan sessiz bir bağdır.

Bugün Avrupa’nın büyük nehirlerine bakmak, bu gerçeği anlamak için yeterli.

Ren’den Tuna’ya, Po’dan başka su yollarına kadar uzanan kuraklık, yalnızca nehir yataklarını küçültmüyor. Taşımacılığı zorluyor, tarımsal üretimi baskılıyor, enerji üretimini tehdit ediyor. Bir yerde başlayan su kaybı, başka bir yerde üretim maliyetine; başka bir yerde gıda fiyatına; başka bir yerde enerji hesabına dönüşüyor.

Kuraklığın en sessiz tarafı da burada.

Büyük değişimler her zaman büyük gürültüler çıkararak başlamıyor.

Bazen bir nehir birkaç santimetre çekiliyor.

Bazen bir kuyu biraz daha derine iniyor.

Bazen bir çiftçi sulama sırasını beklerken tarlasına bakıyor.

Ve bazen bir ülke, yıllar sonra karşısına çıkacak bir problemin ilk işaretini bugün görüyor.

Avrupa’da yaşanan tablo, suyun yalnızca çevre başlığı altında değerlendirilemeyeceğini açık biçimde gösteriyor. Nehir yatağındaki düşüş, birkaç saat içinde bir ülkenin ekonomik gündemine dönüşebiliyor. Almanya’da Ren’in sığlaşması yük taşımacılığını etkiliyor. İtalya’da Po havzasındaki su sıkıntısı tarımsal üretimi zorluyor. Tuna’daki düşüş ise ulaşımın yanı sıra enerji ve içme suyu açısından yeni riskler oluşturuyor.

Bir nehrin küçülmesi, haritada küçülen mavi bir çizgiden ibaret değil.

O çizgi küçüldükçe hayatın hareket alanı da daralıyor.

İşte bu nedenle kuraklığı yalnızca yağmurun azlığına indirgemek, meselenin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur.

Kuraklık toprağın meselesidir.

Gıdanın meselesidir.

Enerjinin meselesidir.

Üretimin ve ticaretin meselesidir.

Ve giderek daha fazla, devlet aklının meselesidir.

Çünkü geleceğin ülkeleri yalnızca daha fazla üretenler olmayacak. Elindeki kaynakları geleceğe taşıyabilenler daha güçlü olacak.

Burada önemli bir ayrım var.

Bir kaynağa sahip olmak başka şeydir.

O kaynağın devamlılığını sağlamak başka.

Bugün yeterli suya sahip olmak, yarının da aynı suya sahip olacağımız anlamına gelmiyor. Yağış düzenleri değişirken, sıcaklıklar yükselirken, şehirler büyürken ve tarımsal ihtiyaç artarken bugünün hesabıyla yarının hayatını kuramayız.

Bu yüzden su yönetimi artık yalnızca barajların doluluk oranından ibaret değildir.

Hangi bölgede hangi ürünün yetiştirileceği de su meselesidir.

Bir şehrin nasıl büyüyeceği de.

Yeraltı suyunun ne kadar çekileceği de.

Tarımda hangi yöntemlerin kullanılacağı da.

Ormanların nasıl korunacağı da.

Sanayinin hangi bölgelerde yoğunlaşacağı da.

Su politikası, aslında hayatın bütününe ilişkin bir planlama meselesidir.

Türkiye açısından asıl soru burada başlıyor.

Biz suyu yalnızca ihtiyaç duyduğumuzda hatırlayan bir toplum mu olacağız, yoksa suyun geleceğini bugünden hesaplayan bir ülke mi?

Bu sorunun cevabı yalnızca devlet kurumlarında aranamaz.

Çiftçide vardır.

Belediyede vardır.

Sanayicide vardır.

Tüketicide vardır.

Fakat bütün bu parçaları aynı hedefte buluşturacak olan şey, uzun vadeli bir planlama iradesidir.

Çünkü suyun sahibi yoktur; fakat suyun sorumluluğu vardır.

Bu sorumluluk ertelendiğinde bedel yalnızca bugünün insanına çıkmaz.

Henüz doğmamış çocukların sofrasına kadar uzanır.

Belki de bu yüzden suya bakarken yalnızca bugünü görmemeliyiz.

Bir avuç toprağı elimize aldığımızda onun içinde yalnızca toprak yoktur. Geçmişin yağmurları, bugünün emeği ve yarının ihtimali vardır.

Bir nehrin kıyısında durduğumuzda da yalnızca akan suya bakmayız.

O suyun taşıdığı buğdayı, elektriği, ticareti, emeği ve hayatı görürüz.

Nehir küçüldükçe bunların hepsi biraz daha görünür hâle gelir.

Burada insanın kendi hayatına bakmak da mümkün.

Günün bütün saatlerini doldurmak insanı mutlaka üretken yapmıyor. Bazen çok fazla şeye yetişmeye çalışırken hiçbir şeyi gerektiği kadar tamamlayamıyoruz. Zamanımızı parçalara bölüyor, sonra neden yorulduğumuzu soruyoruz.

Toprak da böyledir. Su da. Devletler de.

Her şeyi aynı anda tüketmeye çalışmak güç değildir.

Asıl güç, bir şeyin yarın da var olmasını sağlayabilmektir.

Belki de kalkınmayı yalnızca bugün ne kadar ürettiğimizle değil, bunu yarın da sürdürebilecek durumda olup olmadığımızla ölçmenin zamanı gelmiştir.

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarının miktarında değil, onları geleceğe taşıyabilme kabiliyetinde saklıdır.

Su bize bunu her gün anlatıyor.

Fakat su konuşmuyor.

Nehirler konuşmuyor.

Toprak konuşmuyor.

Onlar eksilerek anlatıyor.

Bir nehir biraz daha çekiliyor.

Bir tarla biraz daha bekliyor.

Bir göl biraz daha küçülüyor.

Ve insan, bütün bunların aslında aynı cümlenin parçaları olduğunu biraz geç fark ediyor.

Belki de geleceğin en önemli hesabı, bugün ne kadar tükettiğimiz değil; yarına ne kadar bırakabildiğimiz olacak.

Geleceği korumak, yeni bir şey kurmaktan önce elimizdekilerin eksilmesine izin vermemektir.