0

2002-2010 tarihleri arasında AB Konseyi Dış İşleri ve Siyasi Askeri İşler Genel Direktörlüğü, 2010'dan sonra Avrupa Harici Hareket Servisi Danışmanlığını yürüten Sir Robert Francis Cooper bir anlamıyla AB'nin dış siyaset ve güvenlik stratejisinin kurucusu ve yürütücüsüdür. Yetkili, etkili resmi ağız olarak Sir Cooper'ın stratejik analizini, genetik olarak yabancısı olmadığımız bir analiz, hatırlamakta yarar var. "19. ve 20. asrın başındaki "Birinci liberal emperyalizm" idi, şimdiki "Yeni liberal emperyalizm"dir; emperyalizm olmazsa kaos olur!" Cooper uluslararası ilişkiler alanına ilişkin temel kabul güç unsurunun altını çizer: "uluslararası düzen güç kullanılarak yaratılır, güç ile korunur ve güç tehdidi ile desteklenir… Bunun hukuki mi hukuksuz mu olduğu -hiç olmazsa dünya tarihinin bu safhasında- ancak akademiktir. Ülkeleri ilkel, modern ve postmodern olarak sınıflandıran Cooper sıralamadan da anlaşılacağı gibi Batı'yı (ABD'yi potmodernliğe uyumda sıkıntı yaşadığı için eleştirmektedir) postmodern, bir anlamda gelişmekte olan ülkeleri modern, endüstrileşme sürecine girmemiş Müslüman, Afrika ve Asya'nın büyük kısmını da ilkel olarak tanımladıktan sonra asıl önemli ve altı çizilmesi gereken hususları cüretkar şekilde ortaya koyar; "… Şimdi Postmodern (Batı) dünyanın önündeki meydan okuma çifte standartlılık fikrine alışmaktır. Kendi aramızda (Batı içinde) kanunlara ve açık güvenlik işbirliğine dayanarak iş görürüz. Fakat Postmodern Avrupa kıtasının dışındaki daha eski-moda devletlerle münasebetlerimizde daha eski bir çağın daha kaba metotlarına dönme gereği vardır-kuvvet, onlar saldırmadan saldırmak, hile ve hala ondokuzuncu asrın her devletin kendi bacağından asıldığı dünyasında yaşayanlar için ne gerekiyorsa o… Kendi aramızda kanuna uyarız, fakat cangılda iş görürken orman kanunlarını da kullanmalıyız."

İskender Öksüz'ün Millet ve Milliyetçilik kitabından alıntıladığım Cooper'ın söyleminde altı çizilmesi gereken iki husus var; çifte standartlılık fikrine alışmak ve cangılda orman kanunlarını kullanmak. Esas itibariyle iki husus da yabancısı olmadığımız lakin uzunca bir süre kendimizi de hayli hırpalayarak görmezden gelmek istediğimiz, "öyle değildir!" diye umduğumuz lakin her gelişmeyle gerçeğin çölüne davet edilip gözümüze sokulan sarsıcı gerçekler. Kanunun, ilke ve değerin içerde cilalandığı, cangılda ise takatsiz bırakıcı uyuşturucuya, zihinleri bloke eden operasyon aparatına indirgendiği aşikar. Bu sadece postmodern dönemin çifte standartlığı değil modernliğin şafağında da özenle beslenen, büyütülen inancın dışavurumudur. Bu açıdan ne gördüğümüz yeni ne de şaşkınlığımız sahici. Güçsüzlüğümüzden, kendini bilmezliğimizden kaynaklanan gerçekle yüzleşme tedirginliği, hepsi bu!

Tarihsel-kültürel coğrafyamızın yıkımla-ölümle özdeş hale geldiği kritik bir eşikteyiz. Halep'teki büyük trajediyle yakıcı hale gelen süreç vicdanları vuruyor. Batının cangıldaki halini biliyoruz. Yangına su taşıyabilecek diğer küresel aktörlerin ne eylemleri ne de zihinleri farklılık arz ediyor. Kültür, medeniyet havzamızın bileşenleri ise hazin bir vaziyetin, pespaye bir görünüşün altındalar. Mezhep, meşrep, etnisite, ideolojik-siyasi hesaplar, kısır çekişmeler, ufuksuz hesaplaşmaların cenderesinde yaşanan yıkıma, yağmaya, talana ve ölüme yol açıyorlar. Ölüm halindeki coğrafyanın kurucu iradeleri olarak temayüz etmek bir yana reel-politiğin kıskacında yüzyıllar boyu telafi edilmeyecek kin ve nefret tohumlarını geleceğe serpen politikaları canla-başla hayata geçirmekteler. Kadim Halep, kendisini, kendi geçmişini, birikimini, hafızasını hedef alan zıpır çocuklarının, mirasyedi evlatlarının ve insanlığa giremeyen egemen statükonun kurbanı olarak lime lime edilmektedir.

Vicdanlarımızın sıkıştığı bu şartlar altında hem küresel statükonun çifte standartları, hem coğrafyamızın orman kanunlarına mahkûm edilişi ve daha da önemlisi bizim ne susmaya gönlümüzün razı geldiği ne de söylediğimizin-yaptığımızın fayda ettiği çaresizliğimiz. Mücadelenin gün, yıl, yüzyıl mevzisine sıkıştırılamayacağı açık. Mücadelenin yıkıcı, yakıcı anları şüphesiz oluyor. Lakin yüzyılları, asırları bulan bu kavganın bir tarafı olarak ahvalimizin, keyfiyetimizin ve şüphesiz ufkumuzun sınırları önemlidir. Daha bir kaç yıl öncesine kadar tarihinden, kültüründen, insanından, geçmişinden ve geleceğinden bihaber vaziyette olduğumuz Halep'in, Haleplilerin, Kerkük'ün, Musul'un, mazlum beldelerin ve insanların feryatlarının arş-ı alaya yükseldiği bir kıyamet anında gündemimize girivermesinden belli değil miydi hazırlıksız ve çaresiz kalacağımız? Bunca gözden ırak olanın gönülden ırak düşeceği, bilmediğimiz, iletişim ve etkileşim içinde olmadığımız bu coğrafya ile bağımızın titrek- bir hale geleceğini, duygusal bağın da insandışılaşmış cangılın kardeş yiyen atmosferinde bozguna uğrayacağı belli değil miydi? Başlangıcından beri zulmü, ölümü, yıkımı içinde barındıran dünyanın karakterine dair şikayet değil bizimkisi. Bizim şikayetimiz ne ABD'nin ne AB'nin ne Rusya'nın ne de şunun bunun sınır tanımayan azgınlığınadır. Şikayetimiz, eğer farkındaysak, kendi kifayetsizliğimize, kendi çaresizliğimize. Hem içerde etkinliğimizin, hem cangılda ağırlığımızın olmayışınadır şikayetimiz. Halimiz bu olmasaydı türedi hareketlerle, tarih öncesi dönemden fırlayıp gelmiş devlet altı/öncesi örgütlerle terbiye ediliyor, tehcir ve ölüme yollanıyor olmazdık. Buna rağmen başımıza geliyor olsaydı tüm işler hiç olmazsa görevini yapmış olmanın iç huzuru ile bunalımlara düşmezdik. Bölgenin habitatı yeniden formatlanıyor. Birbirlerine karşı konumlanmış, birbirini boğazlayan kardeşlerin arkasında küresel çeteler hesap görüyor. Seneca "havaya fırlatılan taş eğer konuşabilseydi, mutlaka kendi iradesiyle yola çıktığını söylerdi" diyor.

Evet, mücadele uzun, her inişin bir çıkışı muhakkak olacak. İncil'deki ifadeyle "kılıç çeken kılıçla gidecek" inşallah. Lakin mesele, olduğunda, ilahi adalet tecelli edeceğinde bizim nerede olacağımız önemli olacak. Kimin eliyle hesap sorulacak? O yüzden Halep'in, Şam'ın, Libya'nın, Aztek'in, İnka'nın adını sayamadığım pek çok yerin hesabı elbet sorulacaktır. Lakin aynı muharref İncil, bağrında hala şu düşünülesi hakikatle uyarıyor; "Kendi içinde bölünen ev ayakta kalamaz." Bozgun senin zaaflarından geliyorsa evi de ayakta tutamıyorsun ve acısı da baltanın sapı da hep olduğu gibi ağaçtan oluyor.