Diplomasi çoğu zaman salonlarda, resepsiyonlarda, protokol masalarında ve zarif cümlelerin gölgesinde yürüyen bir meslek gibi algılanır. Oysa bu görünür zarafetin ardında, zaman zaman kurşunlara, bombalara ve ölüm tehditlerine açılan bir cephe vardır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde ve 1970’lerden itibaren Türk diplomasisi, yalnızca müzakere masalarında değil, terörün hedef tahtasında da yer aldı. ASALA ve benzeri örgütlerin Türk diplomatlarını sistematik biçimde hedef alması, diplomasinin yalnızca sözle değil, bedelle de yürütüldüğünü acı biçimde hatırlattı. Bu çalışmamız frakın, smokinin, kravatın ardındaki sessiz savaşın ve diplomasi şehitlerimizin ardında kalan hikayelerin izini sürmektedir.
LİZBONDA DİPLOMASİYE SALDIRI
Takvim 1983 yılını gösteriyor, Akdeniz ikliminin hakim olduğu Lizbon Temmuz ayının son günlerine doğru sıcak bir gün yaşıyordu. Yaz güneşinin aydınlattığı elçilik binası ve konutu başta Türk diplomasisi olmak üzere Avrupa'nın önemli başkentlerinde birinde, Lizbon'da derin ve kapanamayacak bir yara sebep olacak bir olaya sahne olacaktı. Ermeni terör örgütüne mensup küçük bir grup günün ilk saatlerinde hain bir plan ile Türk Büyükelçilik binasına silahlı saldırıda bulunuyor, yaşanan çatışma ile birlikte yanlarında taşıdıkları patlayıcılar ile büyükelçilik konutuna giren saldırganlar Türk maslahatgüzar Yurtsev Mıhçıoğlu'nun eşi ve çocuğunu rehin alacak kadar canileşiyordu. Mıhçıoğlu'nun güvenlik güçlerini haberdar etmesi saldırganları durdurmaya yetmiyor, meydan gelen patlamada Yurtsev Bey'in eşi Cahide Hanım şehit oluyor, oğlu Atasev ise yaralı olarak kurtuluyordu. Bir Portekiz polis memurunun hayatının kaybettiği ve çeşitli yaralılarının olduğu Portekiz hükümeti olay sonrası saldırganlarının tamamının etkisiz hale getirildiğini açıklıyordu.

İKİ ÜLKE, TEK HAFIZA, ORTAK DURUŞ
Lizbon’da yaşanan bu kanlı saldırı, yalnızca o güne ait bir terör eylemi olarak kalmadı; iki ülkenin ortak hafızasına kazınan tarihî bir kırılma noktası hâline geldi. Aradan geçen yıllara rağmen Cahide Mıhçıoğlu’nun ve görev başında hayatını kaybeden Portekizli polis memuru Manuel Pacheco’nun hatırası unutulmadı. 27 Temmuz 2015 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile dönemin Portekiz Dışişleri Bakanı Rui Machete’nin katılımıyla, her iki ismin aziz hatırasına ithaf edilen anıt Lizbon’daki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği binasının ön cephesinde açıldı. Bu anıt, yalnızca bir terör saldırısında kaybedilen iki insanın anısını yaşatmak için değil, aynı zamanda teröre karşı ortak bir vicdanın ve diplomasiye sahip çıkma iradesinin sembolü olarak inşa edildi. Bu anıt, yalnızca bir terör saldırısının hatırası değil; iki ülkenin terör karşısında ortak bir vicdan geliştirdiğinin de somut bir ifadesi oldu. Lizbon’daki bu anıt, bir kaybı değil, bir hafızayı ve kararlılığı temsil ediyor; Türk diplomasisinin, uğradığı saldırılara rağmen susmayacağını ve geri çekilmeyeceğini sessiz ama güçlü bir dille ilan ederken Avrupa'nın önemli başkentinde gerçekleşen bu saldırı tüm dünyanın teröre olan bakışın ciddiliğine dair gerekliliği vurguluyordu.

TÜRK DİPLOMASİSİNİN VİCDAN VE VAKAR SINAVI
Hiçbir geçerli sebebi olmayan Terör, Konvansiyonel bir bakış açısı ile bakıldığında denklerin savaşı olarak daha çok militarist egemenlik alanına yönelik olması beklenir fakat ne yazık ki pekçok yerde vicdan sınırlarını aşarak vicdanları teste tabi tutabiliyor. Portekiz'de yaşanan bu olay evet b uluslararası kamuoyunda önemli bir etki oluşturdu fakat Türkiye ve diplomasisi için bu saldırı ilk değil, çok defa tecrübe ettiği, sınandığı bir kanallardan birisiydi ve ağır bedeller ödenmiş bir mücadelenin yeni bir halkasıydı. Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda bu mücadelenin erken ve en sarsıcı sayfalarından biri 27 Ocak 1973’te ABD’nin Kaliforniya eyaletinde, Santa Barbara’da açılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir, Ermeni bir saldırgan tarafından Türk Devletine bir emaneti teslim etmek bahanesi ile gerçekleştirilen toplantıda şehit edildi. Amerika’nın sakin bir sahil kentinde gerçekleşen bu acı olay aslında terörün hiçbir coğrafya tanımadığını bütün çıplaklığıyla ilan ediyordu. Bu olay ile birlikte Başkonsolos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir Türkiye'nin şehit edilen ilk diplomatları oluyor diplomasinin mücadele alanının sadece masada olmadığı, çabanın, zaferin ve kayıpların bizatihi sahada da olabileceğini gösteriyordu.

AVRUPA'NIN ORTASINDA DİPLOMASİNİN KAN KAYBEDİŞİ
Takvimler 22 Ekim 1975’i gösterdiğinde bu kez sahne Avrupa'nın göbeğinde Viyana’ydı. Türkiye’nin Avusturya Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, büyükelçilik binasında giren üç saldırganın sorduğu ''Sefir siz misiniz?'' sorusuna ''evet '' cevabı sonrası şehit edildi. Aradan sadece iki gün geçmişti ki başta Türk Dışişleri olmak üzere uluslararası diplomatik temsilciler bir sarsıcı suikast haberi daha alıyordu. 24 Ekim'de Paris’te Ülkemizin temsilcisi Büyükelçi İsmail Erez ve şoförü Talip Yener, Hakeim köprüsü üzerinde sabah saatlerinde araçlarında kurşunlara hedef oldu. Bu iki saldırı, Avrupa’nın diplomatik kalbinde, devlet temsilcilerinin artık hiçbir korunaklı alana sahip olmadığını gösteriyordu. Paris ve Viyana sokaklarında yankılanan silah sesleri, sadece iki büyükelçiyi değil, diplomasi kavramının dokunulmazlığını da yaralıyordu.

“KURŞUNLARIN SUSTURAMADIĞI SES
TÜRK DİPLOMASİSİ”
Bu karanlık tablo, ne yazık ki başka şehirlerde de devam etti. Madrid’de, Türkiye’nin eski Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in eşi Necla Kuneralp, hedef alınan bir saldırının ortasında kalarak terörün diplomatlarla sınırlı kalmadığını, doğrudan aileleri de hedef aldığını acı biçimde gösterdi. Bu saldırı, diplomasi görevlerinin yalnızca resmî mekânlarda değil, hayatın tam ortasında, sokakta, evde ve sıradan bir günün akışı içinde bile tehdit altında olduğunu ortaya koyuyordu. Sidney’de ise Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosu Şarık Arıyak ve koruması, görev başında uğradıkları saldırıyla hayatlarını kaybetti; bu olay, Türk diplomasisinin artık sadece Avrupa’da değil, dünyanın en uzak coğrafyalarında dahi hedef hâline geldiğini gözler önüne serdi. Belgrad’da Büyükelçi Galip Balkar’ın uğradığı silahlı saldırı sonrası günler süren yaşam mücadelesi ise, diplomatların artık yalnızca temsil eden değil, bedel ödeyen figürler hâline geldiğinin en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Bu isimlerin her biri, birer diplomatik görevlinin ötesinde, Türkiye’nin dünyaya açılan yüzünün susturulmak istenen sesleriydi. Ancak her saldırı, bu sesi kısmak yerine daha da görünür kıldı; Türk diplomasisi, kurşunlarla sindirilemeyeceğini, suskunlukla değil, daha güçlü bir varlıkla cevap vereceğini bütün dünyaya ilan etti.

“KÖPRÜ KURARKEN BEDEL ÖDEYENLERE” SAYGI İLE
Diplomasi, çoğu zaman zarif cümlelerin, ölçülü jestlerin ve parlatılmış protokol fotoğraflarının bir nişanesi gibi görünür. Oysa bu estetik görüntünün ardında, sabırla örülmüş, çoğu zaman görünmeyen ama her an kırılabilecek kadar hassas bir mücadele alanı vardır. Diplomasi yalnızca konuşmak değildir, susulması gereken yerde susabilmek; geri adım atmadan, ama öfkeye de kapılmadan yürünebilecek bir yoldur. Bu yönüyle diplomasi, zarafet kadar direnci, incelik kadar metaneti içinde barındırır. İşte bu yüzden Türk diplomasisi, yalnızca masa başında değil, hayatın en sert anlarında da sınanmış bir geleneği temsil eder. Masada atılan her imzanın, sahada ödenmiş bir bedeli vardır. Diplomasi masasının arkasında çoğu zaman görünmeyen ama ağır yükler taşıyan bir saha bulunur. Lizbon’dan Paris’e, Viyana’dan Belgrad’a uzanan bu acı hat, diplomasinin sadece sözle değil, zaman zaman canla da yürütüldüğünü gösterdi. Dünya ve uluslararası kamuoyu, milliyeti fark etmeksizin diplomasiye yönelik birçok saldırılarla defalarca sınandı; kimi zaman sessiz kaldı, kimi zaman geç uyandı ama her defasında diplomasinin romantik bir alan değil, insan hayatıyla iç içe geçmiş bir sorumluluk sahası olduğunu yeniden görmek zorunda kaldı. Bu sınamalar karşısında Türk hariciyesi, yalnızca kayıplar yaşayan bir kurum olmadı; aynı zamanda soğukkanlılığını kaybetmeden ayakta kalabilen, acıyı öfkeye değil, daha derin bir kararlılığa dönüştürebilen bir duruşun adı oldu. Kurşunlara, bombalara ve tehditlere rağmen masayı terk etmeyen, sahadan kaçmayan bu gelenek; Türk diplomasisini yalnızca bir temsil mekanizması değil, aynı zamanda bir karakter, bir irade ve bir ahlâk alanı hâline getirdi. Sessizliğin teslimiyet olmadığını, vakar içinde direnmenin de mümkün olduğunu gösterdi. Bugün şehit diplomatların hatırası önünde eğilirken, geride kalan en büyük mirasın da bu vakur duruş olduğunu unutmamak gerekir. Onların isimleri yalnızca taşlara değil, Türk diplomasisinin vicdanına kazınmıştır, belki de bu yüzden, her yeni diplomat göreve başlarken yalnızca bir devlet adına değil, bu mirasın bilinciyle yola çıkar. Çünkü diplomasi, yalnızca ülkeler arasında köprü kurmak değil, o köprünün bedelini ödemeyi göze alabilmektir.




