Röportaj: Fatma Gülşen Koçak
Türkiye’de din eğitiminin geçirdiği değişimi ve bu süreçte iz bırakan isimleri, döneme tanıklık eden Yaşayan çınarlarımızdan 96 yaşındaki Prof Dr Salih Tuğ hocamızla konuştuk. Mahmut Bayram Hoca’nın ilmî kişiliğinden mahalle hayatındaki rehberliğine, İmam-Hatip Okullarının kuruluşundan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin oluşumuna uzanan söyleşimizde, din ve ahlak eğitiminin ailede, okulda ve toplumdaki yerini ele aldık. Sağlık sorunlarına rağmen bizi evinde misafir eden muhterem hocamıza medyunu şükranız.
Din derslerinin eğitim sistemindeki yeri ne olmalıdır? Farklı inançlara mensup insanlar bu derslere girmeli midir?
Bana göre prensip olarak din dersleri mutlaka olmalıdır. Seçime bırakılmamalıdır. Çünkü din sosyal bir vakıadır.
Dinsiz de olabilir bir kimse ama kültür olarak Müslümanlık nedir bilmek mecburiyetinde. Dinsiz de olsa bağlarını koparıp bambaşka bir âleme gitmiyor ki! Yine dindarların olduğu bir dünyada yaşıyor.
Din ve ahlak eğitimi yalnızca okulla mı sınırlıdır? Ailenin, sosyal çevrenin ve kültürel faaliyetlerin bu eğitimde nasıl bir rolü vardır?
Hayır. Eğitim sadece okullarda halledilen bir problem değildir. Aile içinde de insanlara eğitim verilir.
Din kültürü ve ahlak dersi verilir. Yaşayışla, bilgiyle verilir. Baba vardır, amcalar, nineler, teyzeler vardır. Bunlar yeni yetişen çocuklara rol model olarak din hakkında bir şeyler vermeye çalışır, örnek olurlar.
Çocuğun sokakta arkadaşlarından, toplumdan öğrendiği şeyler vardır. Gittiği kültürel müesseselerde, tiyatrolarda, kitaplarda, sinemalarda, mecmualarda okuduğu şeylerde din kültürü ve ahlak dersi almaktadır çocuk.
İşin esası, ana yapısı budur.
CENAZEMİZİ YIKAYACAK KİMSE KALMADI
Geçmişte örgün din eğitiminin kesintiye uğraması toplumda hangi kaygıları doğurdu? Bu kaygıların kamuoyuna taşınmasında kimler etkili oldu?
Örgün din eğitiminin 1933'ten itibaren tamamen kapanmasının ardından 40'lı senelerde halk arasında "Cenazemizi yıkayacak kimse kalmadı. Bazı camilerde namaz kıldıracak hoca yok!" gibi sözlerle dertlerini ifade etmeye başladı. Said Nursî, Necip Fazıl Kısakürek, Eşref Edip ve daha başkaları dinin toplumdan yavaş yavaş kaybolmasını idrak etmişti ve bunun müdafaasına başladılar ve başarılı oldular. Bu durum; gazete yazılarından, çeşitli yerlerdeki temaslardan, konferanslardan ibaret kalmadı, Meclis'e de intikal etti. TBMM'de de bu meseleler münakaşa edilmeye başlandı. "Ne olacak halimiz? Cenaze yıkayacak imamımız kalmadı. Ezanlar okunmaz oldu. Kimse ezan okuyamıyor. Camilerimiz imamsız kaldı!" gibi sözler Millet Meclisi'nde duyulmaya başlandı.
TALEPLER MECLİS'TE DİLE GETİRİLDİ
Din görevlisi ihtiyacına ilişkin taleplerin Meclis'te dile getirilmesi hangi dönemde belirginleşti?
Bunlar bilhassa çok partili devre geçilmesinden, 1945'li senelerden sonra ortaya çıkmış şeylerdir. Ondan evvel söylenti biçimindedir. Tabii bunları arşive dayalı olarak söylemiyorum.
DİNÎ FAALİYETLER KONTROL ALTINDAYDI
O yıllarda dinî faaliyetler hangi şartlarda yürütülüyordu? Hak ve hürriyetler alanındaki gelişmeler bu sürece nasıl yansıdı?
O senelerde din tebliği faaliyetleri, dinle ilgili her çeşit hareket son derece sınırlı ve kontrol altındaydı. Son zamanlarda ortaya çıktı, Mehmet Akif Ersoy bile irtica sebebiyle takibata tutulmuş. İstiklal Marşı'nın sahibi, yazarı, banisi... Herhangi bir kimse değil, İstiklal Marşı şairi! Bu gibi halk hareketleri esas itibariyle Türkiye'nin San Francisco'da temel hak ve hürriyetleri ihtiva eden Birleşmiş Milletler Anayasası'nı kabulünden sonraki senelere rastlar.
KURSLARDAN İMAM-HATİP OKULU'NA
İmam-Hatip Kurslarının açılmasından İmam-Hatip Okullarının kurulmasına uzanan süreç nasıl gelişti? İstanbul'daki okulun kuruluşunda hangi isim ve kuruluşlar rol oynadı?
Çok parti devrinin açılmasıyla bazı şeyler arşivlere geçecek şekilde dile getirilmeye başlandı. Bunun üzerine İstanbul'da İmam-Hatip Kursu gibi bir kurs açalım, dediler. Halktan talebe kabul etmiyor, sadece imamların yetiştirilebilmesi için açılıyor. Daha sonra hafızlar da buraya katılmaya başladı. Neticede 1949 senesinde açılan bu kurslar, 1951'de İstanbul'da, ilk İmam-Hatip Okulu'nun açılmasıyla noktalandı. Molla Hüsrev Aydınlar'ın da bir ara öğretmenlik yaptığı, Ali Yakup Cenkçiler'in de belki kadroya dâhil olduğu İmam-Hatip Okulu, Vefa'da bir ahşap binada faaliyete geçirilebildi. Sonra İlim Yayma Cemiyeti'nin kurulması ve arkasından gelen mali yardımlarla Çarşamba'daki o büyük İmam-Hatip Okulu yapıldı.
MARMARA İLAHİYAT’TA DEKANLIK GÖREVİ
Yüksek İslam Enstitüsünün Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine dönüştürülmesi ve fakülteye dekan atanması süreci nasıl gelişti?
Sultanahmet Ticaret Akademisi Marmara Üniversitesi hâline getirildikten sonra bunun içinde bir de İlahiyat Fakültesi kurulması konusunda Orhan Oğuz Hoca’nın YÖK nezdinde talepleri olmuş.
Bu talep kabul edilmiş ve YÖK, Yüksek İslam Enstitüsü’nün İlahiyat Fakültesi hâline getirilerek Marmara Üniversitesine bağlanmasına karar vermiş.
Benim on yıl evvel müdürlüğünü yaptığım müessese böylece fakülte hâline getirilmiş oldu. Fakat dekan bulma konusunda sıkıntı çekildiğini anlıyoruz.
DEKANLIK TEKLİFİNİ TEREDDÜTLE KARŞILADIM
Dekanlık teklifini neden tereddütle karşıladınız? O dönemde yürüttüğünüz görev ve hayata geçirmek istediğiniz projeler bu yaklaşımınızda nasıl etkili oldu?
Dekanlık teklifi bana bildirildiğinde tereddütle karşıladım. Birkaç hafta hiç alakadar olmadım.
1982 senesinde ben İslam Araştırmaları Enstitüsü Müdürü’ydüm. Zeki Velidi Togan ve Tayyip Gökbilgin rahmetli olmuşlardı. 1976’da Fakülte tarafından müdür olarak tayin edilmiştim.
Zeki Velidi Togan ve Fuat Sezgin’in haberdar olduğum projeleri vardı. Onları hayata geçirmek istiyordum. O sebeple İlahiyat Fakültesi dekanlığına sıcak bakmıyordum.
VAZİFEYİ KABUL ETMEM İÇİN ISRAR EDİYORLARDI
Dekanlık görevini kabul etmeniz için kimler sizinle görüştü? Bu görüşmelerde nasıl bir taleple karşılaştınız?
Fakülte kurulmuş ama henüz bir dekanı yoktu. Bu durum eski Yüksek İslam Enstitüsü mensuplarının dikkatini çekiyordu.
Aralarında Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu, Saim Yeprem, Tayyar Altıkulaç gibi insanların bulunduğu heyetler benimle istişareye geliyor, ısrarla vazifeyi kabul etmemi söylüyorlardı.
CAMİNİN DIŞINDA DA İMAMDI
Son devirin birçok büyük Hocasını yakından tanıdınız. Özellikle Mahmut Bayram Hocayı konuşmak istiyorum sizinle. Mahmut Hoca nasıl bir kişiliğe sahipti? Dinî birikimi ve imamlık anlayışı çevresine nasıl yansıyordu?
Mahmut Bayram Hoca büyük bir çekim ve tesir gücüne sahipti. Bunun, çok kuvvetli bir yetişmişliğe bağlı olduğunu söyleyebilirim. Hoca sadece caminin içinde imamlık yapmıyordu, dışarıda da imamdı. Mahalle ahalisi üzerinde tesir ve nüfuzu olan bir kimseydi.
MAHALLELİYLE İRTİBAT KURUYORDU
Mahmut Bayram Hoca mahalle halkıyla nasıl bir ilişki kuruyor, insanların dinî ve toplumsal meselelerine nasıl rehberlik ediyordu?
Mahalleliyle irtibat kuruyor, düşüp kalkıyor. O fırsattan istifadeyle dinin esaslarını öğretiyor ve yaşatmaya çalışıyor. Camiye gelip akıl danışanlar oluyor. Ne danıştıklarını teferruatlarıyla hatırlayamıyorum. Bu durum, hocanın mahallenin toplumsal meselelerine de nüfuz ettiğini ve yön göstermeye meyyal olduğunu, o yetişmişliğe sahip olduğunu gösteriyor.
FATİH CAMİİ'NDE İLİM YOLCULUĞU
Mahmut Bayram Hoca kendisini nasıl yetiştirmiş?
Hoca, hafızlığını kendi köyünde, Gönen'in Bayramiç köyünde ikmal edip, buraya gelmiş ve örgün eğitimin olmadığı bir devirde Fatih Camii'nde Arapça, Tefsir, Hadis, Siyer ve mümkün olan diğer ilimler noktasında kendisini yetiştirmeye çalışmış. Aynı halkadan Abdülhalim Hoca da, Salih Şeref Efendi de böyledir.
MUNİS VE YUMUŞAK TAVIRLIYDI
Mahmut Bayram Hoca ile Abdülhalim Akkul Hoca'nın kişilikleri ve karşılaştıkları meselelere yaklaşımları arasında nasıl farklılıklar vardı?
Abdülhalim Akkul hoca cedel ehlidir, mücadeleci, gözü kara bir insandır. Bazen kanunlarla, mevzuatla çatışmaktan korkmaz. Mahmut Bayram Hoca böyle değildi. O daha munis, yumuşak tavırlıydı. Arapça bilgisini İmam-Hatip Okulu'nda öğretmenlik yapacak kadar yükseltebilmiş biriydi.

ÇARŞAF DÜŞMANI VALİ
Mahmut Bayram Hoca'nın, 1960 darbesinin ardından İstanbul Valisi Refik Tulga'nın imamlarla yaptığı toplantıya ilişkin anlattığı hatırayı paylaşır mısınız?
Aynı hocaefendinin bir başka hatırası şu: 1960 askeri darbesinden sonra İstanbul'a aynı zamanda örfi idare kumandanı da olan bir vali geliyor, Refik Tulga. Kafasını hanımların örtüsüne ve çarşafına takmış. Çarşaflı kadınların İstanbul'da gezmesini engellemek istiyor. Ankara tarafından buna memur edilmiş olsa gerek. Mahmut Hoca da dâhil belli sayıda imamı İstanbul vilayet binasında topluyor. Örtü/çarşaf meselesini söyledikten sonra, "Bakın sizlere mantolar hazırladık. Kendi aileniz de dâhil mahallede ne kadar çarşaflı kadın varsa, bu mantoları verin, çarşafları giymesinler. Sulh yoluyla bunu çözelim." diyor. Teklif bu! Mantoları alsın, çarşafı çıkarsınlar. Çarşaf da peçeli değil, bildiğiniz çarşaf. Mahmut Hoca hemen söz alıyor. Karşısında İstanbul valisi var. "Sizi anlıyorum" diyor. "Ama ben hanımıma 'Çıkar o çarşafı, mantoyla dolaş!' emrini vermeyi kendimde hak görmüyorum. Bu yetkiye sahip değilim. Onu zorlayamam. Siz vali olarak böyle bir yetkiye sahipseniz, kendinizde böyle bir yetki görüyorsanız gelin; hanım evde, siz giydirin, çarşafı alın sırtından." Mahmut Hoca işte bu. Kendisi anlattı bunu bana.

KİTAPLAR BASTIRIR, GENÇLERE DAĞITIRDI
Aynı ders halkalarına katılan başka kimleri hatırlıyorsunuz? Bu isimlerin ilim öğrenme ve öğrendiklerini aktarma gayretlerine ilişkin neler anlatabilirsiniz?
Bir de Urfa Birecikli Abdullah kunduracı vardı. Horhor Caddesi'nde kunduracılık yapardı. Hocaefendi'nin derslerine giderdi. Babam bir gidiyorsa, o beş, on giderdi. Bir iki tamir yaptıktan sonra, hocanın peşinden gidiyor. Vefa Kulübü yakınlarında, Yavuz Selim'in arka taraflarında bir medresede yatıp kalkardı. Son zamanlarında gördüğümde bazı kitap ve broşürler çıkarırdı. "Denizden Bir Katre" isminde yayınları vardı. Bir takım nasihat kitaplarını bastırır, fıkhın esaslarına dair yayınlar yapar, onları dağıtırdı. Satışa yönelik değildi. Ne yaparsa yapar bir yerden para bulur, kitaplar basar; tanıdıklarına, eşe, dosta, çocuklara, gençlere dağıtırdı.
O dönemin tanınmış hafızlarından kimler hafızanızda yer edindi? Onları hangi camilerde dinleme veya tanıma imkânı buldunuz?
Abdurrahman Gürses'in sesini ve okuyuşunu Beyazıt Camii'nden hatırlarım. Bir de Nuruosmaniye'de Esat Gerede'nin ismini duyardım. Okuyuşunu duymuş olabilirim ama seçkin bir dinleme kulağım olmadığı için hatırımda kalmamış. Onlar bilinir kimselerdi.





