Bu hafta Türkiye, enerjideki zaferleriyle göğsümüzü kabarttı, ancak sosyal adalet sokaklarımızda hâlâ inişli çıkışlı yollarda debeleniyor. Katar’la imzalanan sanayi ortaklığı, çip üretiminde dışa bağımlılığı azaltacak tarihi bir adım oldu. e-Devlet’te %95,81 memnuniyet oranı, “dijital Türkiye”nin ne denli kök saldığını kanıtlarken, asgari ücretle geçinemeyenlerin sesi sosyal medyada yankılandı: “Simit fiyatı sabitlenirken, insanlık onuru da sabitlenebiliyor mu?”

Savunmada Gökbey helikopterinin jandarmaya katılması, teknolojik bağımsızlığımızın bir nişanesi… Suriye ile yeniden başlayan diplomatik köprüler ve Macaristan’la kurulan bilim-inovasyon iş birliği, bölgesel gücümüzü pekiştiriyor. Fakat İstanbul Film Festivali’nde yerli yapımların azlığı, kültür politikalarımızın neden hâlâ “ithal senaryolara” mahkûm olduğunu sorgulatıyor.

Sporun gücüne gelince, Fenerbahçe’nin kupada yükselen çığlığı ve Mete Gazoz’un okunu hedefe kilitleyen iradesi, bize zaferin rengini hatırlattı. Ne var ki, derbi coşkusunun gölgesinde, stadyumlara gidemeyen gençlerin “Bilet parası ile bir aylık soframı kurabilirim!” haykırışı, sporu halkla buluşturma sınavımızda kırık not olarak kaldı.

Çevre politikalarında 2053 net sıfır emisyon hedefi umut verici, ama Anadolu’da pestisit kullanımının artması ve çiftçinin borç batağı, toprağa ekilen tohumlarla dileklerin neden aynı tarlada yeşermediğini soruyor. Üreticinin son tüketiciye ulaşmasındaki kördüğüm, en az iklim krizi kadar acil çözüm bekliyor. Çiftçi, emeğinin karşılığını alamadıkça “borçla ekilen tohum”“hasatla silinmeyen hesap” kısır döngüsüne mahkûm. Bu noktada çözüm, kâr marjını adil dağıtan bir sistem inşasından geçiyor. Gaziantep Şahinbey Belediye Başkanı’nın halk pazarlarına inerek fiyat denetimi yapması, tam da bu denklemi düzeltecek örnek bir adım: Tarladan sofraya uzanan zincirde, üreticinin alın teriyle tüketicinin cebi arasındaki uçurumu köprülemek… Umarız bu uygulama, diğer belediyelere de “yerel kalkınma” ilhamı olur. Zira “iyi niyetli projeler”, ancak sonuçları sokakta hissedildiğinde anlam kazanır.

Avrupa Parlamentosu’nun Filistin-İsrail meselesindeki çifte standartlarına karşı Cumhurbaşkanımızın dik duruşu, Türkiye’nin insani diplomasideki liderliğini bir kez daha ortaya koydu. Ancak, simit ve ekmek fiyatlarıyla sosyal adaleti dengelemek, uluslararası krizleri yönetmek kadar kritik bir sınav… Çünkü sokaktaki emekçi için “ekmek parası”, dünya siyasetinin bütün başlıklarından daha acil bir gerçeklik. Nasıl ki Gazze’deki mazlumun hakkını savunmak onursa, Anadolu’da borç batağındaki çiftçinin alın terini korumak da vazifedir.

Çiftçiye tohum verdiğimiz kadar, hak ettiği desteği de uzatmalıyız. Stadyumlardaki coşku, sokaktaki çocuğun ekmeğine katık olmalı. Nasıl ki tarladaki bereket toprağa emanetse, toplumdaki adalet de herkesin sofrasında eşitçe demlenmeli…

Unutmayalım: Türkiye’nin en büyük gücü, zorlukları birlikte aşma iradesidir. Sayın Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi, “Hamaset ve nostaljiyle değil, stratejik akıl ve sabırla hareket ediyoruz.” Bugün enerjide yakaladığımız ivme, yarın sosyal adalette de filizlenecek. Yeter ki, gerçek başarının sokak lambalarının altında çalışan emekçinin alnındaki terdepazar tezgâhında domates tartan kadının tebessümünde saklı olduğunu unutmayalım. Çünkü Anadolu’nun kaderi, tarladaki tohum kadar narin, Gökbey helikopteri kadar güçlü ellerimizde…

Çünkü Anadolu’nun kaderihepimizin ellerinde…