Artık vakit Galata Mevlevîhânesi’ndeki “ulular meclisi”ne veda edip, İstanbul’un simge yapılarından Galata Kulesi’ni ziyaret etme vakti... Kısa süre de olsa kadîm bir yolculuğa çıkıp, inanç dünyamızın renklerinden mevlevîhânede “ruhlar âlemi”nde inzivaya çekilmenin dinginliğiyle yeniden sel gibi akan kalabalıklara karışıp Şeyh Galip Caddesi’nden Bereketzâde Mahallesi’nde bulunan Galata Kulesi’ne doğru ilerliyoruz...
Fakat o da ne!.. Fetihten sonra Galata’da inşa edilen ilk mescid olan Bereketzâde Mescidi’nden buraya taşınan Bereketzâde Çeşmesi ve Cafe Gündoğdu’nun yanından kule kapısına doğru öyle bir kuyruk var ki, insanın sabır taşını çatlatacak uzunlukta...
Yapacak bir şey yok!.. İsmimize müsemma olarak kuyruğa giriyoruz... Sıramızı beklerken Galata ve Kulesi’nin tarihçesine şöyle bir göz atıyoruz...
KADÎM ŞEHİRİN SESSİZ TANIĞI: GALATA KULESİ
Bizans İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis, 1204’te Haçlı Orduları tarafından tarihteki en büyük katliam ve yağmalamadan sonra işgal edilmiş. 57 yıl hüküm sürecek Latin İmparatorluğu’nun kurulmasının ardından Galata bölgesine yerleşmeye başlayan Cenevizliler, 1303-1352 yılları arasında Venediklilerin baskısından dolayı bölgeyi surlarla çevirmiş.
1267’de Galata’da “Pera” adlı bir koloni kuran Cenevizliler, adını bulunduğu semt olan Galata’dan alan kuleyi inşa ederek, savunma ve gözetleme amacıyla kullanılmış. Fetihten sonra ise kimi zaman yangın, kimi zaman zindan, kimi zaman gözlem evi, kimi zaman işaret, kimi zaman da haberleşme kulesi olarak hizmet vermiş. Efsane ve hikâyelere konu olan İstanbul’un en önemli simgelerinden Galata Kulesi, şehrin sessiz tanığı olarak günümüze kadar ulaşmayı başarmış.
Tarih boyunca bir çok defa değişim ve onarım gören Galata Kulesi, 2013’te UNESCO tarafından Türkiye’deki Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından dış cephedeki kuşların yaşam alanını tahrip etmemek için sadece iç kısımda gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarla müzeye dönüştürülen Galata Kulesi, İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü olan 6 Ekim 2020’de seyir terası ve müze olarak ziyarete açılmış. Açılmış açılmasına da, dış cephe ve külah çatı kurşun örtüsünün onarım ihtiyaçlarının oluşturduğu sıkıntılar günden güne artmış. Meydana gelen deformasyonlar, malzemelerde kopma, düşme gibi tehlikeli durumların oluşması nedeniyle yapıya acil müdahaleler yapma zorunluluğu ortaya çıkmış. 12 Mayıs 2023 tarihinde ihale edilen “İstanbul Galata Kulesi Külah Çatı Onarımı İşi”, 7 Haziran 2024’te tamamlanarak yepyeni yüzüyle, göz kamaştıran ihtişamıyla ziyaretçilerin hizmetine sunulmuş.
***
SEYRİNE DOYUM OLMAYAN MANZARA...
Tamamı 11 kattan meydana gelen Galata Kulesi’nin zemin katındaki bilet kontrol ve güvenlik noktasından geçip, 6’ncı katında iki kabinli asansörden inip, çelik konstrüksiyon merdivenlerden 2 kat daha çıkıp, 62,59 metreden İstanbul’u panoramik balkondan 360 derece seyre dalıyoruz...
Haliç’teki seyr-ü sefa güzel, amma velâkin İstanbul’a tarihî mekânın zirvesinden bakmak daha başka bir güzel...
İki kıta, bir şehir İstanbul; masmavi sularıyla gemilere yol, balıklara derya, insanlara sefa, Boğazı’na takılan 3 gerdanlığıyla (15 Temmuz Şehitler, Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü) eşsiz belde...
Bir tarafta Avrupa, diğer tarafta Asya Kıtası...
Bir tarafta Beşiktaş’ın Bebek Semti’ne yârenlik eden Galatasaray Adası (Sarkis Balyan Adası), diğer tarafta tarihî Kuleli Askeri Lisesi...
Bir tarafta Boğaz’ın manevî muhafızlığını yapan Kanûnî Sultan Süleyman’ın süt kardeşi Şeyh Yahyâ Efendi’nin Dergâhı ve istirahatgâhı Beşiktaş, diğer tarafta Çamlıca Tepesi’nin zirvesine Osmanlı-Selçuklu tasarımının modern ölçekle harmanlanmasıyla inşa edilen Çamlıca Camii ve tepenin yeni simgesi 369 metre yüksekliğindeki Çamlıca Kulesi...
Bir tarafta Büyük Mecidiye Camii (Ortaköy Camii) ve Çırağan Sarayı, ortada 30 Ekim 1973 yılından beri iki yakayı birbirine bağlayan ilk gerdanlık 15 Temmuz Şehitler Köprüsü (Boğaziçi), diğer tarafta Padişah Abdülaziz tarafından 1863-1865 yılları arasında inşa ettirilen ve Sultan 2. Abdülhamid’in ızdırap içinde 10 Şubat 1918’de hayata veda ettiği Beylerbeyi Sarayı...
Bir tarafta Yıldız Sarayı ve Parkı, diğer tarafta yeşilliğiyle Boğaz’ın maviliğine renk katan Nakkaştepe Millet Bahçesi...
Bir tarafta Beşiktaş Tüpraş Stadyumu Arena Stadyumu ve ihtişamıyla göz kamaştıran Dolmabahçe Sarayı, diğer tarafta sosyal tesisleriyle, köşkleriyle, seyir teraslarıyla, egzotik bitki ve anıtsal ağaçlarıyla Boğaz’ın güzelliğine güzellik katan Fethi Paşa Korusu (Adını Sultan 2. Mahmud ve 1. Abdülhamid dönemlerinde valilik, elçilik ve nâzırlık yapan Tophâne Müşiri Ahmed Fethi Paşa almış)...
Bir tarafta Beyoğlu’nun Dolmabahçe Camii, Cihangir Camii, Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi, Kılıç Ali Paşa Camii ve Külliyesi, Nusretiye Camii ve Saat Kulesi (İstanbul’un ilk saat kulesi), diğer tarafta Mihrimah Sultan, Valide-i Cedid, Atik Valide, Çinili Camii ve Külliyeleri’yle “Valide Sultanlar”ın Allah aşkının tezahürü olarak mührünü vurduğu Üsküdar...
Bir tarafta İstanbul’un dünyaya açılan dünyanın ilk yer altı kruvaziyer terminali ve limanı Galataport İstanbul, diğer tarafta efsanelere, hikâyelere, seyyahlara, yazarlara, şairlere ilham kaynağı Kızkulesi...
Bir tarafta iki kıtayı göz hapsine alan yarımadanın seyir terası Sarayburnu, ortada denizcilerin manevî kılavuzu “Hüdâyî Yolu”, karşıda Koşkonmaz ve Ayazma Camii [Sultan 3. Mustafa 4 cami yaptırdı (Fatih Camii, Ayazma Camii, İskele Camii, Laleli Camii), fakat hiçbirine ismini vermek nasip olmadı. Ayazma Camii de bunlardan birisi] ve “Kim ömründe bir kere benim kabrimi ziyaret ederse denizde boğulmasın, yangında yanmasın, depremde ölmesin!..” diye duaya duran Aziz Mahmud Hüdâyî’nin huzur dağıtan, ziyaretçilerle dolup taşan Berzah Âlemi...
Bir tarafta Roma devrinden günümüze hiç değişikliğe uğramadan gelen en eski âbidelerden kartal başlı Gotlar Sütunu, diğer tarafta “Körler Ülkesi” ve dahi İstanbul’un ilk Kadı ve Şehremini Hızır Bey Çelebi’nin ismiyle müsemma Kadıköy...
Bir tarafta Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesi (86 yıl aradan sonra müze yaftası boynundan indirilerek aslına döndürüldü) ulu mâbed Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi ve Sultan Ahmed Camii ve Külliyesi, diğer tarafta bir zamanlar Topkapı Sarayı’ndan Selimiye Kışlası’nın bulunduğu yerdeki Üsküdar Sarayı’na teşrif eden saraylı kadınların karşılandığı “Harem İskelesi” ve Hicaz’a uzanan demiryolunun ilk durağı Haydarpaşa Garı...
Bir tarafta Osmanlı Medeniyeti’nin doğuşuna şahitlik eden ve bu medeniyete 375 yıl boyunca ev sahipliği yapan Topkapı Sarayı, diğer tarafta Evliya, Kesiş, Ruh, Cin, Halka, Kızıl ve en bilindik ismiyle anılan Prens Adaları (Kınalıada, Burgazada, Heybeliada, Büyükada ve Sedef Adası)...
AYAKLARIMIZ GALATA’NIN ZİRVESİNDE, GÖZLERİMİZ 7 TEPELİ ŞEHİRDE...
Artık yine, yeniden Haliç’le göz gözeyiz...
Bir tarafta Beyoğlu diğer tarafta Fatih...
Ayaklarımız Hezârfen Ahmed Çelebi’nin kanatlanıp uçuşunu gerçekleştirdiği Galata Kulesi’nin zirvesinde, gözlerimiz 7 Tepeli Şehir İstanbul’da... Karşımızda 7 kandili ile ruhlara devâ, gözlere şifâ Dersaadet... (1. Tepe’de Haseki Sultan ve Topkapı Gazi Ahmed Paşa Camii, 2. Tepe’de Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii, 3. Tepe’de Yavuz Selim Camii, 4. Tepe’de Fatih Camii, 5. Tepe’de Bayezid ve Süleymaniye Camii, 6. Tepe’de Nûruosmaniye Camii, 7. Tepe’de Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi ve Sultan Ahmed Camii ve Külliyesi birer kandil misâli İstanbul’u nûr ve sürûr hâlesi olarak asırlardır aydınlatıyor.)
Bir tarafta Galata, Karaköy ve Dominiken Rahipleri’nin Saint Paul Kilisesi ile anılan kiliselerinin Fatih Sultan Mehmed tarafından 1475’te camiye (şimdiki Arap Camii) dönüştürülmesi üzerine yaklaşık 200 metre ötede inşa ettikleri sırtını Ceneviz Surları’na dayamış Galata Saint Peter ve Saint Paul Kilisesi, ortada Galata Köprüsü, diğer tarafta yarımadanın gözdeleri Sirkeci, Eminönü, Yeni Camii, Mısır Çarşısı, Kapalı Çarşı, Nûruosmaniye Camii, Çemberlitaş, Beyazid Camii, Beyazıt Yangın Kulesi ve Süleymaniye Camii...
Bir tarafta 1475’te Fatih Sultan Mehmed’in kiliseden camiye çevirdiği ve 1492 yılında İspanya’dan sürülen Endülüs Araplarının çevresine yerleştiği, Galata’nın en büyük mâbedi Arap Camii(*) (Emevi Halifesi Süleyman bin Abdulmelik’in emriyle, kumandan Mesleme bin Abdulmelik (r.a.) önderliğindeki İslâm ordusu İstanbul’u fethetmek ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) övgüsüne mazhar olmak için 15 Ağustos 715’de Konstantinopolis’i karadan ve denizden kuşatır. Muhasaranın ardından Konstantiniyye alınamaz, ancak zapt edilen Galata semtinde İmparator Leon’la varılan anlaşma sonucu bir mescid inşa edilir. Bizans semalarında ilk Ezanı Muhammed sesinin yükseldiği bu mâbede Arap Mescidi denilir. Bu mescidde 7 yıl boyunca ibadetlerini sürdüren Arap ordusunun Şam’da çıkan isyanı bastırmak üzere gitmesini fırsat bilen Dominikan papaz ve rahipleri burasını kiliseye dönüştürür. Minare olarak kullanılan yere çan kulesi ilave edilen mescide, Hıristiyan Latinler ve Cenevizliler tarafından Katolik San Paola Kilisesi adı verilir. Ancak Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethetmesinin ardından mihrab ve minber ilave edilerek Fatih Vakfiyesi bünyesinde tekrardan camiye dönüştürülür. Bu tarihten sonra Arap Camii ismiyle birlikte, Galata bölgesinin en büyük ibadethânesi olması sebebiyle “Cami-i Kebir” olarak da anılmaya başlar.), diğer tarafta Fatih Sultan Mehmed devrinin ulemalarından ni’me’l-ceyş Kırımlı Hoca Hayreddin Efendi tarafından yapımına 1469’da başlanan ve aşama aşama inşa ve ihya edilen türünün tek örneği Üç Mihrablı Hoca Hayreddin Camii...
Bir tarafta Sokullu Mehmed Paşa Camii, ortada Haliç Metro ve Atatürk Köprüsü, diğer tarafta bir dönem şöhret olmak için kapısına mitil atılan Unkapanı İMÇ Blokları, Zeyrek Sarnıcı, İstanbul Üniversitesi’ne ilk ev sahipliği yapan Zeyrek Külliyesi ve İstanbul’un üç evliyasından (Murad-ı Münvezî Hazretleri, Eyüp Nişanca’da; Abdülfettah Bağdadî Akrî Hazretleri, Üsküdar'da medfun) olan ve “Benim vefatımdan sonra kabrime gelip bir Fatiha okuyanın vücudu cehennem ateşinde yanmasın… Nasibi olanlar kabrimi ziyaret etsin...” duası mûcibince Piri Mehmed Paşa Camii haziresindeki türbesinde ziyaretçi akınına uğrayan Mehmed Emin Tokadî Hazretleri’nin istirahatgâhı...
Bir tarafta bölgede su kıtlığının baş göstermesi üzerine yapımı Sultan 3. Ahmed tarafından başlanıp, açılışı 10 Ekim 1731’de Sultan 1. Mahmud’a nasip olan ve İstanbul’un Yeniköy, Ortaköy, Dolmabahçe, Yıldız, Fındıklı, Galata, Karaköy, Cihangir, Pera, Kurtuluş, Kasımpaşa gibi semtlerdeki 622 çeşmeye su taksim eden Taksim Maksemi’nin yanına âdeta bir mühür gibi vurulan ve “camili şehrin camisiz semti” algısına son veren Taksim Camii, diğer tarafta Fatih Camii ve Külliyesi, Yavuz Sultan Selim Camii Külliyesi ve İslâm Medeniyeti’nin inanç özgürlüğüne verdiği değerin en önemli simgelerinden Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi...
(Şu ana kadar simge yapı ve mimarîlerden bahsettik... Sivil mimarînin en önemli örneklerini görmek isteyenler Süleymaniye’ye, Zeyrek’e, Kariye’ye, Fener’e, hele hele de Merdivenli Yokuş’ta sıra sıra dizilmiş tarihî evleriyle ünlü Balat’a yolunu düşürüversin...)
Bir tarafta bütün yolların kesiştiği, insanların karınca misâli koşuşturduğu uzun ince Yüksek Kaldırım Caddesi, Büyük Hendek Caddesi, Galata, Para ve Taksim dahası Beyoğlu, diğer tarafta 7 tepenin en yükseğindeki (77 metre) kandili Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi...
Bir tarafta Kasımpaşa, Halıcıoğlu, Sütlüce, diğer tarafta Ayvansaray, Eyüpsultan...
Divan Edebiyatı’nın büyük şairlerinden Nedim, “Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü behâdır, / Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır” (Bu İstanbul benzersiz ve paha biçilmez bir şehirdir. / Öyle ki bir taşına bütün Acem (İran) mülkü fedâdır) diyorsa, gerisi lâfügüzâftır.
Ezcümle, nimet ve güzellikleri saymakla bitirilemeyecek eşi benzeri olmayan bir ildeyiz...
İstanbul, iki kıta bir şehir...
İstanbul, efsane ve masallar diyarı...
İstanbul, müjdeli belde...
İstanbul, Dersaadet...
İstanbul, 7 tepe; 7’sinde 7 Kandil....
İstanbul, ömre bedel...
İstanbul, benim canım...
Sana Galata Kulesi’nden baktık azîz İstanbul...
GALATA KULESİ’NİN HER KATI AYRI BİR GÜZEL...
Artık tarih ve medeniyetimizin izlerini aramak üzere kulenin zirvesinden inme vakti...
7’nci katta önemli tarihî yapıların modellerini de içeren elektronik sistemlerle desteklenerek İstanbul maketine entegre edilmiş tabletler ve 5 seyir dürbünü; 6’ncı katta M.S. 9’uncu yüzyıla ait, kıyı taşımacılığı yapan küçük yelkenli yük teknesinin maketi ve küçük ziyaretçiler için “Bul İstanbul” video oyunu; 5’nci katta 5 adet vitrin ile Neolitik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait çanak çömlek türü eserler; 4’ncü katta kitabeler, levhalar, amphoralar, kaplar ve Osmanlı Devleti’nin zafer ve şehir kimliğinin sembolü olarak muhafaza edilmiş Haliç Zinciri sergilenirken, bu kattan itibaren alt katlara geçişler yapının beden duvarları içine yapılmış dehlizdeki merdivenlerle sağlanıyor.
3’ncü katta Galata Kulesi Müzesi’nin süreli sergi salonu; 2’nci katta uçuş gerçekleştirilen ilk Türk Hezârfen Ahmed Çelebi’nin 1632’de kuş kanadına benzeyen bir araçla Galata Kulesi’nden 3 bin 358 metre süzülerek Üsküdar Doğancılar Meydanı’na uçuşunun animasyon olarak gösterildiği dev ekranlı simülasyon alanı ve kulenin rasathane olarak kullanıldığı döneme ait eser ve bilgiler; 1’nci katta ise bazı eserlerin replikalarının yanı sıra kule ve İstanbul’la ilgili hediyelik eşyaların satışının yapıldığı müze mağazası bulunuyor.
Velhâsılkelâm, Galata Kulesi, teknolojik imkânlardan faydalanılarak birbirinden güzel ve özel bölümlerle dizayn edilmiş. Her kat ve bölümde ziyaretçiler görsellerle çağlar ötesine götürerek, medeniyetimizin hafızası canlandırılmış.
Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür edip, dehlizdeki merdivenlerden inerek tarihî kuleye veda ediyoruz...
*
GALATA’NIN İLK MESCİDİNDE HUZUR VE HÜZÜN BİRARADA...
İstanbul’un fethi sonrası Galata bölgesinde yapılan ilk mescid olan Bereketzâde Mescidi, Galata Kulesi’nin ilk dizdarı (kale komutanı) ve Fatih Sultan Mehmed’in Başmüezzini Bereketzâde Ali bin Hasan tarafından 1453’te yaptırılmış.
Galata Kulesi’nden mescidin minaresine çıkan ve buradan da aşağıya eski Karaköy Limanı’na inen gizli bir geçit mevcutmuş. Bunlarla birlikte mescidin avlusunda 12 mezar taşı ve iki metre çapında içi toprakla doldurulmuş tarihî kuyu bulunuyormuş. 1920’de ibadete kapatılan ve 1948’de yıkılan mescidin çeşmesi ise onarımdan geçirilerek 1958 yılında Galata Kulesi’nin yanına nakledilmiş. Galata Kulesi’nin hemen alt kısmında Bereketzâde Sokak’ta bulunan Bereketzâde Mescidi, 2006’da aynı temeller üzerine inşa ve ihya edilerek yeniden ibadete açılmış.
1855’te Kırım Savaşı sırasında İngiliz denizciler için kurulan İngiliz Bahriye Hastanesi olarak hizmet veren, İngiliz Mimar H. Percy Adams tarafından 1904'te saat ve gotik kulesiyle İngiliz varlığı vurgulanarak yeniden inşa edilen, işgal yıllarında Fransız ve Rus askerlere kışlalık eden bugünkü Prof. Dr. Reşat Belger Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin karşısında ve Bereketzâde Sokak’ta bulunan bu ulu mâbedin bir tarafı huzur, diğer tarafı hüzün kokuyor... Vesselâm...

(*) Arap Camii öyle iki cümle ile anlatılacak bir mâbed değil. Bu kadîm cami ile ilgili rivayetler o kadar çeşitli ki, hangisine göz atsak, kulak kesilsek heyecanlanıyoruz. Bunlardan birisini caminin tarihine dair kitâbelerinde yer alan bilgilere dayanarak açıklamaya gayret edelim...
Caminin şadırvanın olduğu giriş kapısında yer alan kitâbede, “Arap Camii Şerifi 715 Miladi, 95 Hicri yılında Hz. Mesleme bin Abdülmelik (r.a.) tarafından yaptırılmıştır” bilgisi yer alıyor.
Emevi Halifesi Süleyman bin Abdülmelik’in emriyle, kumandan Mesleme bin Abdulmelik (r.a.) önderliğindeki İslâm ordusu İstanbul’u fethetmek ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) övgüsüne mazhar olmak için 15 Ağustos 715’de Konstantinopolis’i karadan ve denizden kuşatır.
Kuşatma esnasında Mesleme bin Abdülmelik tarafından yaptırılan Galata Hisarı, “Kal-atül Mesleme” (Mesleme’nin Kalesi) ismini alır. Kalenin ismi zamanla Kalat, Galat ve Galata’ya dönüşmekle birlikte Müslümanlarca bu bölge “Galata” olarak anılırken, Bizans ve Latin İmparatorluğu bu bölge için Galata değil, “karşı taraf” anlamına gelen “Pera” ismini kullanır.
1 yıl kadar devam eden muhasaranın ardından Konstantiniyye alınamaz, ancak zapt edilen Galata semtinde İmparator Leon’la varılan anlaşma sonucu bir mescid inşa edilir. Bizans semalarında ilk Ezanı Muhammed sesinin yükseldiği bu mâbede Arap Mescidi denilir.
Bu mescidde 7 yıl boyunca ibadetlerini sürdüren Arap ordusunun Şam’da çıkan isyanı bastırmak üzere gitmesini fırsat bilen Dominikan papaz ve rahipleri burasını kiliseye dönüştürür. Minare olarak kullanılan yere çan kulesi ilave edilen mescide, Hıristiyan Latinler ve Cenevizliler tarafından Katolik San Paola Kilisesi adı verilir.
Ancak Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethetmesinin ardından mihrab ve minber ilave edilerek tekrardan camiye dönüştürülen yapı, 1492 yılında İspanya’daki Endülüs Devleti’nin çökmesinin ardından Katolik İspanyollar tarafından katliama uğrayan Arap Müslümanların hayatta kalan bir kısmının Galata çevresine yerleştirilmesiyle tekrar “Arap Mescidi” olarak anılmaya başlanır. Bu dönemde bir şey daha olur; Endülüs’teki katliama karşı insanlığın rahmet eli Osmanlı İmparatorluğu, Endülüslü Araplarla birlikte el-Hamra Kararnamesi ile kovulan yüzbinlerce umutsuz Sefarad Yahudisine kucak açarak büyük bir misafirperverlik gösterir.
*
Camideki en büyük değişiklik 1731’de bütün Galata’yı kasıp kavuran yangından sonra Padişah 2. Mustafa’nın eşi ve Sultan 1. Mahmud’un annesi Sâliha Sultan’ın yaptırdığı büyük tamirat ve tadilat sırasında olmuş. Ahşap mimarisinin hakim olduğu bu genişletilmiş bina ve çatı sayesinde hünkar mahfili de ilave edilerek mescid, salatin cami hâline getirilmiş. Sâliha Sultan’ın yaptırdığı tamir sırasında Arap mimarisine uygun üst pencereler ilave edilmiş. Daha sonra ise Sultan 2. Mahmud’un kızı Adile Sultan ve eşi Mehmed Ali Paşa tarafından tekrar onarılmış. Sâliha Sultan’ın yaptırdığı şadırvan yıktırılıp, bugün caminin avlusu olarak kullanılan yerin altına yangından korunabilmesi ve bölgede yangınlar meydana geldiğinde bir su deposu niteliğinde hizmet vermesi amacıyla sarnıç yaptırılmış ve üzerine yeni bir şadırvan inşa edilmiş.
Tarihler 1807 yılını gösterirken çıkan yangın sonrası Arap Camii bir kez daha tamir ettirilmiş ve bu tamir sonrasında Dîvânı Hümâyun kâtiplerinden Hacı Emin Efendi caminin tarihçesini mermere işlemiş. Mihrabın sağında yer alan 1807 tarihli levhadaki manzumede caminin tarihi Mesleme bin Abdulmelik’e (r.a.) dayandırılmış.
Camimin mihrabı kıbleye yönelik öndeki kalın tarihi duvara yerleştirilmiş. Mihrabın solundaki küçük hücreye “Mesleme’nin Çilehanesi” denilmiş. Avludaki “Ni’mel Ceyş” (Mutlu Asker) Mesleme bin Abdulmelik’e ait kabir ve makam kabul edilmekle birlikte, Şam’da da bir türbesi mevcutmuş.
Camiyi üç kat hâlinde 70 pencere aydınlatırken, ahşap ve süslemeli tavan, dört duvar ve 22 ağaç sütun üzerine oturtulmuş. 8 mermer sütuna oturan barok usulünde bir mahfili bulunmakla beraber, kürsüsü Azapkapı Sokullu Mehmed Paşa Camii’nden getirilmiş. Dikdörtgen şeklinde olan caminin mihrabı ve minberi mermer, duvarları kesme taş ve tuğla karışımı, muhteşem ahşap tavanın çatısı kiremitle örtülü. 1913 yılında ilave edilen batı kısmındaki son cemaat mahfili ve 102 merdivenle çıkılan dörtgen şeklindeki minarenin altından cami avlusuna girilen tonoz geçit var.
*
Arap Camii gerçekten de hûşû içinde ibadet etmek için gidilmeyi, şaheser niteliğindeki güzelliklerinin her zerresinin göz hapsine alınıp hayran hayran bakılmayı o kadar çok hak ediyor ki, kelimelerle ifade etmek mümkün değil.
Bu arada böyle kadîm bir eser olunca UNESCO adı altında kendi belleklerindeki izleri taze tutmak için buraya değişik operasyonlar çekmek isteyenler olabilir. Fakat unutulmamalı ki bu mâbed insanlığın mirası olmakla birlikte İslâm’la güzel. Kalıntılar üzerinden hayal kuranlar unutmamalı ki, burası son ve hak din İslâm’ın şiarı olarak insanlığa hizmet etmeye devam edecek. Vesselâm.
(Bizantolog ve sanat tarihçisi merhum Prof. Dr. Semavi Eyice, Arap Camii’ne dair Bizans’ın Müslümanlar için yapılmasına müsaade ettiği mescidin Galata’da değil, şehrin içinde olduğunu belirtmiştir.)
Devam edeceğiz, inşallah.