ÖZET

Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Temmuz 2026 itibarıyla yüzde 37 düzeyinde tuttuğu politika faizinin, mevcut ulusal ve uluslararası koşullar çerçevesinde hangi düzeyde olması gerektiğini güncel verilerle tartışmakta; işletmelerin bankacılık sistemi üzerinden dış finansmana erişim koşullarını ve bu koşulların sınai üretim üzerindeki etkilerini incelemektedir. Haziran 2026’da yıllık tüketici enflasyonu yüzde 32,11’e gerilemiş, on iki ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentisi yüzde 23,95 olmuştur. Buna karşılık ticari kredilerde ağırlıklı ortalama faiz yüzde 43,5 ile son bir yılın zirvesindedir; vergi, komisyon ve masraflarla; ABD-İran risk primlendirmesiyle birlikte işletmeye yansıyan efektif borçlanma maliyeti ortalama yüzde 50 düzeyine ulaşmaktadır. Beklenen enflasyona göre yüzde 10’u aşan ex-ante reel politika faizi ve üretici enflasyonuna göre yüzde 12’yi aşan reel kredi maliyeti, sanayi işletmelerinin faaliyet kârlarıyla finansman giderlerini karşılayamamasına yol açmaktadır. İSO İkinci 500 verilerine göre finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı yüzde 86,7’ye çıkmış; 2025 yılında 6.361 konkordato kararı verilmiştir. Çalışma, fiyat istikrarı hedefinden taviz vermeksizin, ex-ante reel faizin yüzde 5–7 bandına çekilmesini, bunun 2026 sonu için yüzde 32–34 aralığında bir politika faizi patikasına karşılık geldiğini ve üretken sektörlere yönelik selektif kredi mekanizmalarının devreye alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Anahtar Kelimeler: Para politikası, politika faizi, reel faiz, finansmana erişim, sanayi üretimi, dezenflasyon, Türkiye ekonomisi

JEL Sınıflandırması: E43, E52, E58, G21, L60

1. Giriş

Türkiye ekonomisi, 2023 ortasından bu yana uygulanan parasal sıkılaştırma programının üçüncü yılını geride bırakmaktadır. Politika faizinin Mart 2024’te yüzde 50 ile zirve yaptığı, Aralık 2024’te başlayan indirim döngüsüyle Aralık 2025’te yüzde 38’e, 2026’nın ilk yarısında ise yüzde 37’ye çekildiği bu dönemde, yıllık tüketici enflasyonu yüzde 75’ler düzeyinden yüzde 32,11’e gerilemiştir. Dezenflasyon programının bu bakımdan sonuç ürettiği açıktır. Ne var ki aynı dönemde parasal aktarım mekanizmasının yükünü orantısız biçimde taşıyan kesim, üretken sermaye stokunun sahibi olan sınai işletmeler olmuştur.

Bu çalışmanın amacı iki yönlüdür.

Birincisi, mevcut ulusal ve uluslararası konjonktürel veri alınarak, politika faizinin "olması gereken" düzeyinin nesnel ölçütlerle — reel faiz hesapları, enflasyon beklentileri, karşılaştırılabilir ülke deneyimleri ve basit bir Taylor kuralı çerçevesi ile — tartışılmasıdır.

İkincisi, işletmelerin bankalar nezdindeki dış finansmana erişim koşullarının incelenmesi; mevcut finansman maliyetlerinin reel kârlarla finanse edilmesinin mümkün olup olmadığının muhasebe verileri üzerinden sınanması ve yüksek faiz ortamının sanayi üzerindeki birikimli tahribatının ortaya konulmasıdır.

Çalışmanın temel bulgusu şudur: Dezenflasyonun geldiği aşamada, beklenen enflasyona göre yüzde 10’u aşan ex-ante reel politika faizi, fiyat istikrarı için gerekli olanın ötesine geçmiş; kredi kanalındaki ilave marjlarla birlikte işletmelere ortalama yüzde 50 düzeyinde yansıyan efektif borçlanma maliyeti, reel sektörün öz kaynak ve kâr üretme kapasitesini aşındıran bir bilanço krizine dönüşme riski taşımaktadır.

Faiz patikasının veriye dayalı fakat daha cesur bir takvimle aşağı çekilmemesi ve finansmana erişimin üretken sektörler lehine ayrıştırılmaması hâlinde, kalıcı kapasite kaybı — yani sanayisizleşme — dezenflasyonun kendisinden daha maliyetli bir sonuç olarak karşımıza çıkacaktır.

2. Uluslararası Parasal Koşullar ve Türkiye’nin Konumu

Küresel para politikası 2026 itibarıyla normalleşme evresindedir. ABD Merkez Bankası (Fed) politika faizini Haziran 2026 toplantısında yüzde 3,50–3,75 aralığında sabit tutmuş; Avrupa Merkez Bankası (ECB) 23 Temmuz 2026 toplantısında ana refinansman faizini yüzde 2,40 düzeyinde bırakmış; Japonya Merkez Bankası ise faizini yüzde 1,0’e taşımıştır. Gelişmiş ülkelerde enflasyon hedeflere yaklaşmış, faiz döngüsü ya durmuş ya da ılımlı seyretmektedir.

Bu tablo Türkiye açısından iki sonuç doğurmaktadır:

Birincisi, Türkiye yüzde 37 politika faiziyle dünyanın en yüksek nominal faiz uygulayan büyük ekonomisi konumundadır; Fed faiziyle arasındaki fark 33 puanı aşmaktadır.

İkincisi ve daha önemlisi, küresel finansal koşulların gevşediği bir ortamda risk primi gerileyen (5 yıllık CDS primi Haziran 2026 sonunda 221 baz puan seviyesindedir) bir ülkenin, sermaye akımlarını ürkütmeden faiz indirimi için elverişli bir dış konjonktür yakaladığıdır. Başka bir ifadeyle, dış koşullar bugün faiz indirimi önünde bir engel değil, aksine bir fırsat penceresidir. 12 aylık birikimli cari açığın 37 milyar dolar ile GSYH’nin yüzde 3’ü civarında tutunması ve dış ticaret açığındaki daralma da bu değerlendirmeyi desteklemektedir.

Merkez Bankası

Politika Faizi (Temmuz 2026)

Enflasyon Ortamı

Fed (ABD)

%3,50–3,75

Hedefe yakın

ECB (Euro Bölgesi)

%2,40

Hedef civarı

BoJ (Japonya)

%1,00

Ilımlı

TCMB (Türkiye)

%37,00

%32,11 (Haziran 2026)

Tablo 1. Seçilmiş merkez bankalarının politika faizleri (Kaynak: TCMB, Fed, ECB, BoJ; İş Bankası İktisadi Araştırmalar, Temmuz 2026)

3. Enflasyon Görünümü ve Mevcut Parasal Duruş

TÜİK verilerine göre Haziran 2026’da TÜFE aylık yüzde 0,99 artmış, yıllık enflasyon yüzde 32,11’e gerilemiştir. Çekirdek (C) endeksi yıllık yüzde 29,84, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ise yıllık yüzde 28,09 düzeyindedir. Üretici enflasyonunun tüketici enflasyonunun yaklaşık dört puan altında seyretmesi, maliyet baskılarının hafiflediğine ve dezenflasyonun ana eğiliminin korunduğuna işaret etmektedir.

Beklentiler tarafında TCMB Temmuz 2026 Piyasa Katılımcıları Anketi, yıl sonu enflasyon beklentisini yüzde 29,21, on iki ay sonrasını yüzde 23,95, yirmi dört ay sonrasını ise yüzde 17,83 olarak ölçmüştür. Aynı ankette yıl sonu politika faizi beklentisi yüzde 34,70’tir. TCMB, 2026 Temmuz toplantısında politika faizini yüzde 37’de sabit tutmuş; gecelik borç verme faizini yüzde 40, borçlanma faizini yüzde 35,5 olarak belirlemiş ve jeopolitik belirsizlikler ile enerji fiyatlarındaki oynaklığı gerekçe göstermiştir. Kurul metninde iç talebin zayıf seyrettiğinin açıkça teyit edilmesi dikkat çekicidir: talep kaynaklı enflasyon baskısının zayıfladığını bizzat para otoritesi kabul etmektedir.

Gösterge

Değer

Dönem

TÜFE (yıllık)

%32,11

Haziran 2026

TÜFE (aylık)

%0,99

Haziran 2026

Çekirdek enflasyon (C endeksi, yıllık)

%29,84

Haziran 2026

Yİ-ÜFE (yıllık)

%28,09

Haziran 2026

Yıl sonu TÜFE beklentisi

%29,21

Temmuz 2026 anketi

12 ay sonrası TÜFE beklentisi

%23,95

Temmuz 2026 anketi

24 ay sonrası TÜFE beklentisi

%17,83

Temmuz 2026 anketi

Politika faizi

%37,00

Temmuz 2026

GSYH büyümesi (yıllık)

%2,5

2026 Ç1

İşsizlik oranı / atıl işgücü

%8,2 / %31,0

Mayıs 2026

Tablo 2. Temel makroekonomik göstergeler (Kaynak: TÜİK, TCMB, SBB)

4. Reel Faiz Analizi: Politika Faizi Hangi Düzeyde Olmalı?

4.1. Mevcut Reel Faiz Düzeyi

Bir para politikasının sıkılık derecesi nominal faizle değil, reel faizle ölçülür. Gerçekleşen enflasyona göre (ex-post) reel politika faizi [(1,37 / 1,3211) − 1] ≈ yüzde 3,7’dir. Ancak para politikası geleceğe dönük çalıştığından asıl ölçüt, beklenen enflasyona göre (ex-ante) reel faizdir: on iki ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 23,95 alındığında ex-ante reel politika faizi [(1,37 / 1,2395) − 1] ≈ yüzde 10,5’e ulaşmaktadır.

Karşılaştırma yapılırsa: başarılı dezenflasyon deneyimlerinde — 1990’lar Latin Amerika istikrar programları, 2000’ler Orta ve Doğu Avrupa, Türkiye’nin kendi 2002–2005 dönemi — dezenflasyonun oturma aşamasında pozitif reel faizler tipik olarak yüzde 3–7 bandında tutulmuştur. Yüzde 10’u aşan ex-ante reel faiz, ancak kur krizi, beklenti çıpasının kopması veya akut sermaye çıkışı gibi olağanüstü koşullarda başvurulan bir düzeydir.

Türkiye’de bugün bu koşulların hiçbiri geçerli değildir: enflasyonun ana eğilimi aşağı yönlüdür, iç talep zayıftır, cari açık ılımlıdır ve risk primi gerilemektedir.

4.2. Basit Bir Kural Çerçevesi

Taylor tipi bir kural üzerinden de aynı sonuca ulaşmak mümkündür:

Politika faizinin, beklenen enflasyon artı denge reel faiz artı enflasyon açığına verilen tepkiden oluştuğu kabul edilirse; beklenen enflasyon yüzde 23,95, gelişmekte olan ülkeler için makul denge reel faiz yüzde 3–4 ve enflasyonun hedeften uzaklığına atfedilen ilave sıkılık 3–4 puan alındığında, kuralın ima ettiği politika faizi yüzde 30–32 bandına işaret etmektedir.

Mevcut haliyle Türkiye’de “çıktı açığının negatif olduğu — büyümenin potansiyelin altında, PMI’ın (Satın Alma Yöneticileri Endeksi) daralma bölgesinde, kapasite kullanımının gerilemekte olduğu — dikkate alındığında bu bandın alt sınırına yaklaşmak dahi savunulabilir hâle gelmektedir.

4.3. Önerilen Faiz Patikası

Bu çerçevede nesnel değerlendirme şudur: Politika faizinin bugünkü yüzde 37 düzeyi, dezenflasyonun geldiği aşama için gereğinden sıkıdır.

Ex-ante reel faizin yüzde 5–7 bandına çekilmesi — ki bu dahi uluslararası ölçülerle sıkı bir duruştur — nominal politika faizinin kademeli olarak yüzde 30–33 aralığına indirilmesi anlamına gelmektedir. İhtiyatlılık gereği makul bir uygulama takvimi, her Para Politikası Kurulu toplantısında 150–250 baz puanlık veri bazlı adımlarla 2026 sonunda yüzde 32–34 aralığına ulaşılması; enflasyon beklentileri yüzde 20’nin altına indikçe 2027’de patikanın yüzde 25’in altına taşınmasıdır.

Piyasa katılımcılarının yıl sonu beklentisinin yüzde 34,70 olduğu hatırlanırsa, önerilen patika piyasa fiyatlamasından yalnızca sınırlı ölçüde daha cesurdur; buna karşılık reel sektör bilançoları üzerindeki etkisi belirgin biçimde rahatlatıcı olacaktır.

Diğer taraftan; işletme (ticari) kredileri için uygulanan kredi faiz oranlarının ayrıca değerlendirilerek geçici olarak da olsa en azından % 23-24 seviyesine denk gelecek şekilde desteklenmesi ve uygulanması gerekmektedir.

Önemle vurgulamam gerekir ki:

Bu öneri, 2021’de yaşanan türden, beklentileri çıpasız bırakan ani ve iletişimsiz faiz indirimlerinin savunusu değildir. Tersine; indirimlerin enflasyon beklentilerindeki iyileşmeye endekslenmesi, sıkı maliye politikası ve gelirler politikasıyla desteklenmesi ve güçlü bir iletişim çerçevesiyle sunulması, kur ve beklenti kanalındaki riskleri sınırlamanın ön koşuludur. Eleştirilen husus indirimin kendisi değil, reel faizin ihtiyaç duyulan düzeyin bu denli üzerinde ve bu kadar uzun süre tutulmasının reel ekonomiye yüklediği maliyet, şirket özsermayelerinde sebep olduğu erozyondur.

Reel Faiz Ölçütü

Hesap

Sonuç

Ex-post reel politika faizi (gerçekleşen TÜFE ile)

1,37 / 1,3211

≈ %3,7

Ex-ante reel politika faizi (12 ay beklentisi ile)

1,37 / 1,2395

≈ %10,5

Ticari kredi reel maliyeti (Yİ-ÜFE ile)

1,435 / 1,2809

≈ %12,0

Ticari kredi reel maliyeti (12 ay TÜFE beklentisi ile)

1,435 / 1,2395

≈ %15,8

Efektif kredi maliyeti (≈%50) reel karşılığı (12 ay beklentisi ile)

1,50 / 1,2395

≈ %21,0

Tablo 3. Reel faiz hesaplamaları (yazarın hesaplamaları; bileşik yöntem)

5. İşletmelerin Dış Finansmana Erişim Koşulları

5.1. Kredi Maliyetleri: İlan Edilen Faiz ve Efektif Maliyet

TCMB haftalık verilerine göre 3 Temmuz 2026 haftasında bankalarca açılan ticari kredilere uygulanan ağırlıklı ortalama faiz yüzde 43,5 ile son bir yılın en yüksek düzeyine çıkmıştır; ihtiyaç kredisi faizi yüzde 50,1, 1–3 ay vadeli TL mevduat faizi ise yüzde 40,5’tir. Politika faizi yüzde 37 iken ticari kredi faizinin yüzde 43,5 olması -ki, bazı finans kuruluşlarınca yüzde 55’e kadar uygulanabilmektedir-, kredi kanalında yaklaşık 650 baz puanlık bir marjın varlığını göstermektedir; bu marj, kredi büyümesine uygulanan makroihtiyati sınırlamaların, zorunlu karşılık maliyetlerinin ve bankaların risk iştahındaki daralmanın bileşik sonucudur.

Ancak ilan edilen faiz, işletmenin katlandığı gerçek maliyet değildir. Yüzde 43,5’lik akdî faizin üzerine yüzde 5 Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV), kredi tahsis ve dosya komisyonları, ekspertiz ve teminat masrafları, bloke mevduat ve çapraz ürün satın alma uygulamaları, eklendiğinde; işletmeye yansıyan efektif yıllık borçlanma maliyeti ortalama yüzde 50 düzeyine ulaşmaktadır; kredi limitlerinin daraldığı segmentlerde ve kredili mevduat hesabı kullanımında bu oran yüzde 50’nin de üzerine çıkmaktadır. Nitekim tüketici tarafında ihtiyaç kredisi faizinin yüzde 50,1 ile bizzat resmî veride bu eşiği aşmış olması, fiyatlamanın ulaştığı düzeyi teyit etmektedir.

Bu çalışmada bundan sonra "efektif kredi maliyeti" ifadesiyle bu yaklaşık yüzde 50’lik toplam maliyet kastedilecektir.

5.2. Krediye Erişimin Miktar Boyutu

Sorun yalnızca fiyat değil, aynı zamanda miktardır. Ticari kredi büyümesi yıl başındaki yüzde 32 düzeyinden yüzde 20’nin altına gerilemiştir; yıllık enflasyonun yüzde 32 olduğu bir ortamda bu, reel olarak daralan bir kredi hacmi demektir.

Kredi büyüme sınırlamaları, bankaları düşük riskli ve kısa vadeli plasmanlara yöneltmekte; uzun vadeli yatırım kredisi, KOBİ kredisi ve imalat sanayii işletme sermayesi finansmanı tayınlamanın ilk kurbanları olmaktadır.

Toplam kredi stoku 26,5 trilyon TL ile yıllık yüzde 36,4 artmış görünse de bu büyümenin bileşimi ağırlıkla kısa vadeli ve ticari olmayan kalemlere kaymıştır.

Takipteki alacak oranının henüz yüzde 2,78 düzeyinde olması yanıltıcı okunmamalıdır: konkordato mühletleri ve yeniden yapılandırmalar, sorunlu alacakların bilançolara yansımasını geciktirmektedir.

5.3. Büyük Sorun: Finansman Maliyetinin Reel Kârla Karşılanamazlığı ve İşsizlik

Mevcut finansman koşullarının işletme kârlılığıyla sürdürülebilir olup olmadığı, muhasebe verisiyle sınanabilir.

İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu (2025) araştırmasına göre finansman giderleri 138 milyar TL’ye yükselmiş ve faaliyet kârının yüzde 86,7’sine ulaşmıştır; 2015–2024 döneminde bu oranın ortalaması, yüzde 47,3’tür.

Başka bir ifadeyle, orta ölçekli sanayi kuruluşları esas faaliyetlerinden elde ettikleri her 100 liralık kârın yaklaşık 87 lirasını bankalara ve finansman giderlerine devretmektedir. Vergi ve zorunlu yükümlülükler düşüldüğünde, öz kaynak birikimi ve yatırım için geriye kalan tutar fiilen sıfıra yaklaşmakta veya zarara dönüşmektedir.

Aynı sonuca basit bir marj analiziyle de ulaşmak mümkündür:

İmalatçının satış fiyatlarını artırabilme hızı üretici enflasyonuyla, yani yıllık yaklaşık yüzde 28–30 ile sınırlıyken, borçlanma maliyeti efektif yüzde 50’dir. Aradaki yaklaşık 20 puanlık makas, hiçbir olağan sınai faaliyet kâr marjıyla kapatılması mümkün değildir; zira imalat sanayiinde faaliyet kârlılığı tarihsel olarak satışların yüzde 8–10’u düzeyinde olduğunu burada hatırlatmak gerekmektedir.

Bu koşullarda banka kredisi, yatırımı/imalatı/ticareti finanse eden bir araç olmaktan çıkıp işletmenin öz kaynağını tüketen, ticareti ve sanayiyi bitiren, işletmelerinin varlığını sona erdiren bir mekanizmaya dönüşmektedir. İşletmeler ya borçlanmaktan vazgeçip küçülmekte ya da borçlandıkça zarar biriktirmektedir; her iki yol da üretim kapasitesinin erimesiyle sonuçlanmaktadır.

İşletmelerin gerek üretim gerekse ticaretini sürdüremez duruma gelmesi, kapasite kullanım oranlarını düşürmesinin ilk ve doğal sonucu işçi çıkarmayla neticelenmektedir. Nitekim tekstil, gıda gibi bazı sektörlerde işçi çıkarma oranları yüzde 32-35 seviyelerine yükselmiştir.

6. Sınai Kesimde Tahribatın Göstergeleri

Yüksek finansman maliyetinin reel kesim üzerindeki etkileri artık öncü göstergelerden çıkıp gerçekleşmiş verilere yansımıştır.

İSO Türkiye İmalat PMI Haziran 2026’da 47,1 ile daralma bölgesindedir ve endeks uzun süredir 50 eşiğinin altında seyretmekte, yeni siparişler — özellikle iç piyasa siparişleri — gerilemeye devam etmektedir. İmalat sanayii kapasite kullanım oranı Temmuz 2026’da mevsimsellikten arındırılmış haliyle yüzde 73,8’e düşmesi; dayanıklı tüketim mallarında yüzde 67,1 ve yatırım mallarında yüzde 71,2 gibi düzeyler, hem tüketim hem yatırım talebinin baskılandığını göstermektedir. Motorlu kara taşıtları (yüzde 68,5) ve deri (yüzde 58,7) gibi emek yoğun ve ihracatçı sektörlerdeki düşük kapasite kullanımı ayrıca dikkat çekicidir.

En çarpıcı gösterge ise ödeme güçlüğü verileridir. 2025 yılında 6.361 konkordato kararı verilmiş (bir önceki yıla göre yüzde 82 artış), 247 şirket hakkında iflas kararı çıkmıştır (yüzde 87 artış). 2026’nın yalnızca ilk iki ayında 1.012 firma konkordato talebinde bulunmuştur.

Sektörel dağılım, tahribatın merkezinin sanayi olduğunu göstermektedir: kesin mühlet dosyalarında ilk sıraları tekstil ve hazır giyim (177 dosya), inşaat (134) ve metal ürün imalatı (84) almaktadır.

İşgücü piyasasında dar tanımlı işsizlik yüzde 8,2 görünse de atıl işgücü oranının yüzde 31,0’e ulaşması, sanayideki istihdam kaybının resmî işsizlik verisinin çok ötesinde olduğuna işaret ettiğini okumak gerekmektedir.

Gösterge

Değer

Dönem

İSO İmalat PMI

47,1 (daralma)

Haziran 2026

Kapasite kullanım oranı (arındırılmış)

%73,8

Temmuz 2026

Ticari kredi faizi (ağırlıklı ort.)

%43,5

3 Temmuz 2026 haftası

Efektif kredi maliyeti (vergi+masraf dâhil)

≈%50

Temmuz 2026

Ticari kredi büyümesi (yıllık)

<%20 (reel daralma)

Temmuz 2026

Konkordato kararları

6.361 (+%82)

2025

İflas kararları

247 (+%87)

2025

Konkordato başvuruları

1.012

2026 Ocak–Şubat

Finansman gideri / faaliyet kârı (İSO İkinci 500)

%86,7

2025

Tablo 4. Reel sektör stres göstergeleri (Kaynak: İSO, TCMB, TOBB/adliye verilerine dayanan basın derlemeleri)

7. Yüksek Faizin Birikimli Sonuçları: Sanayisizleşme Riski

Yüksek reel faizin reel kesim üzerindeki etkisi doğrusal değil birikimlidir ve belirli bir eşikten sonra geri döndürülemez niteliğe dönüşür ve sermaye kaybı ile birikimlerin yok olmasına sebep olur.. Önlem alınmaması halinde tekrar toparlamak uzun yıllara sirayet edecek bir enerji ve sermaye sarfiyatına sebep olur.

Aktarım üç kanaldan işlemektedir.

Birincisi yatırım kanalıdır: Sermayenin fırsat maliyeti yüzde 40’ın üzerindeyken hiçbir sınai yatırımın iç verim oranı bu eşiği aşamaz; yatırım kararları süresiz ertelenmekte, makine parkı yenilenememekte, verimlilik artışı durmaktadır. Mevduat faizinin yüzde 40,5 olduğu bir ortamda sermaye, üretime değil finansal getiriye yönelmektedir; bu, kaynak dağılımının üretken sektörler aleyhine sistematik biçimde bozulması demektir.

İkincisi bilanço kanalıdır: Faaliyet kârının yüzde 87’sinin finansman giderine gittiği bir yapıda işletmeler öz kaynaklarını tüketmekte, öz kaynağı biten işletme daha yüksek risk primiyle daha pahalı borçlanmakta ve kendi kendini besleyen bir borç sarmalına girmektedir. Konkordato istatistiklerindeki patlama bu sarmalın hukuki tezahürüdür.

Üçüncüsü istihdam ve tedarik zinciri kanalıdır: Kapanan her sınai işletme, kendi istihdamının yanı sıra tedarikçi ağını, birikmiş teknik bilgiyi ve ihracat pazarlarındaki yerini de tasfiye etmektedir. Kaybedilen pazar payının ve nitelikli işgücünün geri kazanılması, faiz indiriminden çok daha uzun zaman almaktadır ki; kanaatimce sanayisizleşmenin asıl ve en önemli maliyeti budur.

7.1. Sanayinin Küçüldüğü Gözden Kaçırılıyor

Bu üç kanalın bileşkesi, mevcut politika bileşiminin sürdürülmesi hâlinde ulaşılacak sonucu göstermektedir: enflasyon hedefe yaklaşırken bunu karşılayacak üretken taban küçülmüş, ithalata bağımlılık artmış, potansiyel büyüme düşmüş olacaktır.

Üretken/imalat kapasitenin çökmesi, orta vadede bizzat enflasyonla mücadeleyi de zorlaştırır; zira arz kapasitesi daralan bir ekonomide talepteki her toparlanma yeniden fiyat baskısı üretir. Dezenflasyonun nihai amacı fiyat istikrarı içinde büyüyen bir ekonomi ise, sanayinin çöküşü pahasına elde edilen bir dezenflasyon kendi amacını ortadan kaldırmış olur.

8. Politika Önerileri

Analizimizin işaret ettiği politika öneri setini beş başlıkta özetlemek mümkündür:

Faiz patikası: Politika faizinin, enflasyon beklentilerindeki iyileşmeye endeksli 150–250 baz puanlık adımlarla 2026 sonunda yüzde 32–34 aralığına, 2027’de beklentiler yüzde 20’nin altına indikçe yüzde 25’in altına çekilmesi; ex-ante reel faizin yüzde 10,5 düzeyinden yüzde 5–7 bandına indirilmesi.

Kredi marjının daraltılması: Politika faizi ile ticari kredi faizi arasındaki 650 baz puanlık makasın, makroihtiyati çerçevenin sadeleştirilmesi, zorunlu karşılık maliyetlerinin hafifletilmesi ve komisyon/çapraz satış uygulamalarının denetlenmesi yoluyla daraltılması; kredi efektif maliyetin ilan edilen faize yakınsatılması.

Selektif kredi mekanizmaları: Kredi büyüme sınırlarının imalat sanayii, ticaret, ihracat ve yatırım kredileri lehine ayrıştırılarak yıllık yüzde 24 seviyelerinde tutulması; TCMB yatırım taahhütlü avans kredisi benzeri araçların kapsamının genişletilmesi; Kredi Garanti Fonu kefaletlerinin KOBİ’lere odaklanarak yeniden ölçeklendirilmesi.

Bilanço onarımı: Konkordato sürecinin, yaşayabilir işletmeleri ayakta tutacak biçimde reformu; vergi ve SGK yükümlülüklerinde varlığını sürdüren işletmelere yapılandırma kolaylığı; uzun vadeli TL yatırım finansmanı için kalkınma bankacılığının güçlendirilmesi.

Eşgüdüm ve iletişim: Faiz indirimlerinin sıkı maliye politikası, gelirler politikası ve güçlü merkez bankası iletişimiyle desteklenmesi; indirim patikasının önceden ilan edilmiş veri koşullarına bağlanarak beklenti çıpasının korunması.

9. Sonuç

Türkiye’de dezenflasyon programı enflasyonu yüzde 32’ye kadar geriletmiş, beklentileri yüzde 24’e çıpalamıştır; bu kazanım korunmalıdır.

Ancak veriler, parasal duruşun geldiğimiz aşamada gereğinden sıkı olduğunu göstermektedir:

Ex-ante reel politika faizi yüzde 10,5 ile uluslararası normların iki katından fazladır ve bankaların işletmelere uyguladığı ortalama yüzde 50 düzeyindeki efektif kredi maliyeti, yüzde 8–10 faaliyet kârı marjıyla çalışan sınai işletmeler tarafından reel kârlarla finanse edilebilir olmaktan çıkmış durumdadır.

Finansman giderlerinin faaliyet kârının yüzde 86,7’sini yuttuğu, 2025’te 6.361 konkordato kararının verildiği, PMI’ın daralma bölgesinde ve kapasite kullanımının yüzde 73,8’de olduğu bir tabloda, mevcut dış finansman/kredi koşulların uzatılması sanayinin çöküşünü netice verecek ve kalıcılaştıracaktır.

Nesnel değerlendirme, politika faizinin veri bazlı ve iletişimi güçlü bir patikayla yüzde 30–32 aralığına indirilmesinin; eş zamanlı olarak kredi kanalındaki marjların daraltılması ve işletmelere selektif erişim mekanizmalarının açılmasının, fiyat istikrarı hedefiyle çelişmek bir yana, “arz kapasitesini koruyarak ve sürekliliğini sağlayarak” dezenflasyonun sürdürülebilirliğini artıracağını göstermektedir.

Önemle hatırlatmak gerekir ki; fiyat istikrarı ile üretim kapasitesi birbirinin alternatifi değil, ön koşuludur; sanayisi çökmüş bir ekonomide fiyat istikrarı da kalıcı olmayacağını politika sonrasındaki süreçte bu sefer; arz kıtlığı kaynaklı enflasyona sebep olacaktır.

Şimdiden dezenflasyon süreci sonrasını da planlamak gerekir. İş işten geçmeden işletmelerin varlığını ve faaliyetini sürdürebilir finansal şartları oluşturmak gerekmektedir.

Kaynakça

TCMB (2026). Faiz Oranlarına İlişkin Basın Duyurusu, Para Politikası Kurulu, Temmuz 2026.

TCMB (2026). Piyasa Katılımcıları Anketi, Temmuz 2026.

TCMB (2026). Bankalarca Açılan Kredilere Uygulanan Ağırlıklı Ortalama Faiz Oranları (Haftalık), 3 Temmuz 2026 haftası.

TCMB (2026). İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranı, Temmuz 2026.

TÜİK (2026). Tüketici Fiyat Endeksi ve Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi, Haziran 2026.

T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı (2026). Haziran Ayı Tüketici ve Üretici Fiyat Gelişmeleri.

İstanbul Sanayi Odası (2026). Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu – 2025 Araştırması.

İstanbul Sanayi Odası / S&P Global (2026). İSO Türkiye İmalat PMI, Haziran 2026.

Türkiye İş Bankası İktisadi Araştırmalar (2026). Dünya ve Türkiye Ekonomisindeki Gelişmeler, Temmuz 2026.

Avrupa Merkez Bankası (2026). Para Politikası Kararı, 23 Temmuz 2026.

ABD Merkez Bankası – Fed (2026). FOMC Kararı, 17 Haziran 2026.

Basın derlemeleri (2025–2026): Konkordato ve iflas istatistikleri (Dünya, Ekonomim, BloombergHT).