Brown Üniversitesi'nde bir ekonomi profesörünün masasına bu yıl tuhaf bir sınav kağıdı yığını düştü. Roberto Serrano, yirmi yıldır verdiği dersi, geçen Aralık kampüste yaşanan ve iki öğrencinin hayatına mal olan silahlı saldırının ardından, öğrencilerinin evinde, tek başına çözebileceği bir sınava dönüştürdü. Niyeti iyiydi, korkmuş gençlere biraz nefes alan bir alan açmak. Ama sınıfın büyüklüğü otuz kişiden seksen altıya fırladı, ortalama not ise yıllardır altmış-yetmiş bandında gezinirken birden yüzde doksan altıya tırmandı. Kırk öğrenci tam puan aldı. Kağıtlar kusursuzdu, cevaplar eksiksizdi, ta ki Serrano'nun burnuna o tanıdık tuhaflık kokusu gelene kadar. Sorular yapay zekâya soruldu; makinenin cevaplarıyla öğrencilerin cevapları aynı tuhaf yoldan, dolambaçlı ve gereksiz bir ispat yönteminden geçiyordu. Sınavı yüz yüze tekrarladığında ortalama yüzde kırk sekiz virgül altıya düştü, dersin tarihindeki en düşük seviyeye; on sekiz öğrenci dersi bıraktı, on dokuzu da geçemedi.

Ama bu satırların asıl derdi, yakalanan öğrenciler değil. Asıl soru, yakalanmayanlarla ilgili; çünkü onların sayısı hiçbir tutanağa geçmiyor.

Bir demircinin ocağını düşünelim. Ham demir, ateşin içinde bekletilmeden, körüğün nefesiyle defalarca kızdırılıp soğutulmadan bıçak olmaz. Isının şekli değiştirdiği o bekleme anı, ustaya sabır, demire de karakter kazandırır. Öğrenmek de böyle bir ocaktır aslında. Bilmediğimiz bir soruyla karşılaştığımızda içimizde beliren o huzursuzluk, o hafif yanma hissi, zihnin demire dönüştüğü andır. Sabretmek gerekir, cevap gelene kadar, kızgın metal soğuyup şeklini alana kadar. Bu bekleyiş ne kadar can sıkıcı görünse de, asıl şekillendirici olan tam da odur.

Fakat artık cebimizde, bu bekleme süresini tamamen ortadan kaldıran bir düğme var. Ne bir sınav kağıdını kopyalamak gerekiyor ne bir arkadaştan yardım istemek. Ocağın önünden hiç ayrılmadan, ateşe hiç dokunmadan, sanki demir kendiliğinden bıçak olmuş gibi bir sonuç beliriyor ekranda. Bu, hiçbir kuralı çiğnemeden de olabiliyor, her ödevde, her gece, kimsenin haberi olmadan. Bir sınıfta bu düğmeye basanların sayısı arttıkça, basmayan da kendini geride kalmış hissediyor; böylece alışkanlık, hiç kimse fark etmeden bütün sıraya yayılıyor.

Burada iki türlü merak devreye giriyor. Biri, cevabı bilmemenin verdiği rahatsızlıktan kurtulma isteği, unutulan bir ismi hatırlamaya çalışırken duyulan o dayanılmaz kaşıntıya benzer, giderilmesi anlık ve kolaydır. Öbürü ise çok daha yavaş olgunlaşan bir merak, bir meseleyi günlerce zihninde taşıyıp sonunda kendi kendine çözdüğün andaki o sarsıcı sevinçtir, adeta bir vuslat hâlidir. İlkini bir düğmeyle susturabilirsiniz, ikincisi ise ancak sabırla, o yakıcı bekleyişin içinden geçerek elde edilir. Ve yalnızca ikincisi gerçek bir öğrenmeye dönüşür, ilki geçici bir ferahlama, hiçbir iz bırakmayan bir soluk alıştır. Tuhaf olan şu ki, ikisi de aynı huzursuzluktan doğar; biri o huzursuzluktan kaçar, öbürü içinden geçer.

Burada asıl mesele, teknolojinin kendisi değil. Tıbbın da artık akılda tutmakla yükümlü olmadığı binlerce ilaç etkileşimi var, bir hekimin bunları harici bir belleğe emanet etmesinde kötü bir şey yok. Mesele, henüz düşünmeyi öğrenmeden, önce kısayolu öğrenmiş bir nesil. Ocağın ısısını hiç hissetmeden bıçak olduğunu sanan bir demir, ilk sert vuruşta kırılır. Çünkü sertlik körükte değil, o körüğün nefesini bekleyen sabırda saklıdır. Bir dönem tıp fakültelerinde öğrenciler, bir organ sistemini haftalarca ezberleyip sınavın ertesi günü tamamen unuturdu; şimdi aynı alışkanlık, ezberlemeye bile gerek kalmadan, doğrudan ekrandan ödünç alınıyor.

Bu, kampüs koridorlarına özgü bir mesele de değil aslında. Bir milletin geleceği de, tıpkı bir bıçağın çeliği gibi, ancak sabırla, direnerek ve bazen acı çekerek dövülür. Kolay gelen her zafer, kolay unutulur, zor kazanılan her bilgi, kemiklere işler. Bugün sınıflarda ateşe hiç dokunmadan bıçak olduğunu sanan gençlerin sayısı arttıkça, yarının ustaları da o kadar körelmiş bir çelikle karşımıza çıkacak. Bir toplumun mühendisi de, hekimi de, hâkimi de, yarın aynı ocakta dövülecek; ocak soğuksa, ortaya çıkan alet ne kadar parlak görünürse görünsün, ilk gerçek yükte bükülür.

Serrano'nun yaptığı, aslında derste yeni uyguladığı sözlü sınavlardan da anlaşılıyor, yirmi dakika, öğrenciyle göz göze, yazdığı şeyi bizzat savunması gereken yirmi dakika. Kendi emeğiyle yazan için bu, yılın en keyifli sohbetlerinden biri oluyor, çünkü ikisi de birlikte yeni bir şey keşfediyor. Yazmayan içinse yirmi dakika, hiç bitmeyen bir ocak ateşi gibi uzuyor; çünkü orada saklanacak körük yok.

Belki de sorulması gereken soru, öğrencilerin yapay zekâ kullanıp kullanmaması değil. Sorulması gereken, onlara hiç öğrenmenin o yakıcı, sabır isteyen hazzını tattırıp tatmadığımız; sınıfa girmeden önce o hazzı bir kere olsun tattıran bir öğretmenin, bir ebeveynin var olup olmadığı. Çünkü körüksüz yanan bir ateş ısıtabilir, aydınlatabilir, hatta göz kamaştırabilir; ama hiçbir demiri bıçağa dönüştüremez.