İskenderpaşa'nın asırlık taş duvarlarına vuran ikindi gölgeleri, avlularda nesillerdir biriken o ağırbaşlı sükûneti usulca taşır yeryüzüne. Parmak uçlarımızı o yosun tutmuş, soğuk taşlara dokundurduğumuzda, asırların nefesini tenimizde hissederiz; havada, yağmur yemiş ahşap pervazların o genzi yakan, kadim ve kekremsi kokusu dağılır. Taşların damarlarından süzülen zaman, insanın o bitmek bilmez telaşını bir serinlik gibi toprağa işlerken; dışarıdan, sokağın o dinmek bilmeyen, insana yorgunluk veren uğultusu çalınır kulağımıza. Ahşap pervazın sokağa düşen gölgesinden akıp giden hayatı izlerken; dünya yolcularının kendi içsel yenilgilerini başkalarının omuzlarına yükleme hevesine, o dinmek bilmeyen toplumsal gürültüye tanıklık edilir.

Kalp, fırtınanın ortasında kalanlara sarsılmaz bir merhamet şerhi düşmeyi arzular. İnsaf; karanlığı büyütmeden hakkı gözetebilmek, çamuru ait olduğu çukura bırakıp toprağın duruluğunu koruyabilmektir. Ancak olguların o çıplak, pürüzsüz ve soğuk ağırlığı, hislerin önüne derin bir set çeker. O temkinli sessizlik, verinin sadakatini koruyan o dar ve çetin patikada, çöldeki ağır bir yükü sırtlananların sabrıyla yürümeyi tek seçenek kılar.

Olguların cihan kayıtlarına geçen arındırılmış dizilimi, sahneyi tüm yalınlığıyla orta yere sermektedir. Kamuoyuna yansıyan bazı hukuki süreçlerde, yüksek meblağlı kayıt dışı servet ve ticari usulsüzlük iddialarıyla gündeme gelen dosyalara ilişkin tedbir kararlarının kaldırılması tartışılırken; başka bazı dosyalarda afetin ilk anından itibaren sahada görev alan sivil toplum temsilcilerinin hukuki süreçlere dâhil edilmesi ve haberleşme kanallarına yönelik bazı uygulamalar kamuoyunda geniş yankı bulmaktadır. Hiçbir yönlendirici sıfat taşımadan yan yana duran bu iki tablo, bu sessiz tezadı keşfe açık bırakmaktadır.

İnsanın, gözlerini kapatıp bir vecd hâlinde yargısız infazlara sürüklendiği bu iklimi, düşünce dünyamız tek bir kelimeyle mühürler: Tevahhuş.

Bu nadir kavram, insanın hakikate yabancılaşarak kendi köklerinden kopmasını; ruhundaki o dipsiz çoraklığı bir başkasını eksilterek, başkasını yıkarak örtme telaşını ifade eder. Kendi içindeki uçurumla yüzleşmeye, o gerilimi taşıyıp toprağa yeni bir tohum ekmeye cesareti olmayanlar; kendi değerlerini olumlu bir üretimden değil, yalnızca "ötekinin" düşüşünden devşirmeye çalışırlar. Tevahhuş bir analiz merceği olarak zihne yerleştiğinde, eşyanın tabiatı değişir; gölgeler uzar ve dünyada kopan fırtınaların asıl rengi netleşir. Bankamatik önlerinde emeğinin onurunu korumak isteyen vatandaşın verdiği sessiz mücadele de, coğrafyamıza dayatılmak istenen jeopolitik daralmalar da bu köksüzlüğün, bu kendi yükünden kaçışın farklı yansımalarıdır.

Buna rağmen, âlemin sarsılmaz dengesi daima kendi ağırlık merkezini bulur. Ortadoğu'dan Kafkaslara uzanan kadim kuşaktaki ağır sarsıntılara bakıldığında, Türkiye'nin küresel satranç tahtasında koruduğu diplomatik vakarın sahada somut bir güce dönüştüğü görülmektedir. Son günlerde ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye'yi "büyük bir müttefik" olarak nitelendirmesi ve F-35 sürecine ilişkin yaptığı değerlendirmeler, Türkiye'nin uluslararası güvenlik mimarisindeki konumuna ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır. Sınırların ötesindeki bu sağlam duruş, bölgesel barış adına yeni ihtimallerin kapısını aralamakta, coğrafyamızın üzerindeki gerilimi dağıtacak bir umut rüzgârı estirmektedir. Yüzümüze vuran bu ferah rüzgâr, devlet aklının ölçülü adımlarının bir meyvesidir.

Bu vakur duruşun sağladığı güvenle iç siyasetteki değişim arayışlarına bakıldığında, yaşanan tablo umutsuz bir kırılma değil, aksine kendi mecrasını, kendi yatağını arayan, taze, coşkun ve daha hayırlısını mayalayan bir akıntıdır. Zaman zaman usul aksaklıkları yaşansa, yeni bir iddia taşıyanlar, zemine kendi alın terlerini damlatmanın o meşakkatli yükünü omuzlamak yerine geçmiş birikimlerin hazır gölgesine yaslanma kolaycılığına kaçsa da, bu sancılar demokratik olgunlaşmanın son derece tabii ve gerekli bir safhasıdır. Yeni bir değer inşa etmek, eski alışkanlıkların o konforlu serinliğinden çıkmayı, güneşin altında terlemeyi göze almayı gerektirir. Siyaset sahasındaki bu anlık çalkantılar, suların köpürmesi, zeminin altındaki o köklü damarları asla zedeleyemez. Toplumumuz, sığ tartışmaların ve geçici kolaycılıkların ötesinde, kendi öz dinamikleriyle daima daha yapıcı, birleştirici ve kucaklayıcı bir sivil dil üretme kudretine sahiptir. Demokrasinin kendi kendini onaran, şifalı ve derin hafızası, zamanla tüm tortuları dibe çöktürerek, içinden en duru, en ahlaklı ve en sağlam yapıyı muhakkak süzüp çıkaracaktır.

Bu devasa uğultu ve göz alan yanılsamalar arasında aslolan, zamanın adil terazisidir. Kökünü toprağın derinliklerine salmayan hiçbir söz, rüzgârın şiddetine direnemez. Hakikatten beslenmeyen algı kasırgaları savruldukça tükenir. Sular çekildiğinde, gürültü dindiğinde ve kelimeler yorulup sustuğunda dünyada baki kalan yegâne unsur, hakikatin som ve sarsılmaz ağırlığıdır. Bu ağırlık, âlemin sükûtla okunan Ayet-i Ekber'idir.

İskenderpaşa avlusuna düşen ikindi gölgeleri usulca uzarken, yeryüzünün bu tezatlarını derin bir ferasetle izleyenler bilir ki; hakikatin o meşakkatli yükünü omuzlayanlar, sokağın gürültüsüne öfkeyle değil, mütebessim bir sükûnetle karşılık verirler. O aydınlık sağduyuya erenlerin, bütün çelişkileri göğüsleyip gönlü yorulmayanların yüzündeki tebessümdür yeryüzünü ayakta tutan.

Meseleyi orta yere bırakıyor, nihai tartıyı vicdanlara emanet ediyoruz.