Latin Amerika, Ankara ve değişen istikamet algısı

Meksika’nın Michoacán ormanlarında bir sabah, güneş çam dallarının arasından süzülüp yere değdiğinde, ağaçların üzerinde turuncu bir bulut kıpırdar. Önce bir kanat açılır, sonra on bin, sonra milyonlarca. Kral kelebekleri kışladıkları yerden havalanır. Öyle sessiz, öyle kalabalık, öyle tek istikametlidirler ki insan ister istemez sorar: Bunlar nereye?

Kuzeye. Dört bin kilometre kuzeye. Üstelik hiçbiri o yolu daha önce görmemiş. Hiçbirinin elinde harita yok, pusula yok, kervana katılmış bir rehber de yok. Yalnızca güneşin açısı, kanadında taşıdığı bir bilgi ve içine işlenmiş bir mevsim duygusu var.

Şimdi bu tabloyu bir başka sahneyle yan yana getirin. Arafat’ta öğle sıcağı, ufka doğru uzanan beyazlar içinde bir kalabalık. Milyonlarca insan omuz omuza, aynı yöne dönmüş. Hepsi niyetini kalbine yazmış, hepsi varacağı yeri bilerek gelmiş. İkisinin ortak noktası şu: Kervanın içindeki hiç kimse tek başına bütün yolu görmüyor; yine de herkes nereye gittiğini biliyor.

Peki kelebekler hacca gider mi?

Cevap, sanıldığı kadar basit değil. Hac; akıl ister, buluğ ister, niyet ister, ihram ister. Kelebek bunların hiçbirine muhatap değildir. Onun kanadında niyet yok, dilinde telbiye yok. Yaptığı şey ibadet değil; fıtratına yerleştirilmiş bir kanuna boyun eğmedir. İlhâm-ı fıtrî ile hareket eder, emr-i ilahiye teslim olur. Bu yüzden ona “hac yapıyor” demek, ne ona bir paye vermek olur ne de hacıya bir gölge düşürmek.

Yine de kelebeğin yolculuğu boşuna değil. Kur’an, “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; ancak siz onların tesbihini anlamazsınız” buyurur (İsra, 44). Kelebeğin göçü hac değildir; ama bir tesbihtir. Yönünü bulan o kanatta, Rabbinin koyduğu nizamı itirazsız izleyen bir teslimiyet vardır. Zebur’da bütün yaratılışın Rabb’e övgüye çağrıldığı o kozmik ilahi de bu hakikati hatırlatır: “Dağlar ve bütün tepeler, meyve ağaçları ve bütün sedir ağaçları, yabanıl ve evcil hayvanlar, sürüngenler ve uçan kuşlar!” (Mezmur 148:9-10). Kelebek de o ilahinin sessiz bir korosudur; ama koronun sözlerini anlamaz, sadece söyler.

Peki zuhurat?

Kelebek yola çıkar ama yolu kendi elinde değildir. Rüzgâr ters eser, yağmur bastırır, kuşlar pusu kurar, mevsim birkaç gün kayar. O, zuhurata tabidir. Kendi iradesiyle rota çizmez; kendisine çizilen rotada kanat çırpar. Yine de varır. Çünkü onu yola koyan, varacağı yeri de bilir.

İnsanın haccı ise başkadır. Hacı da zuhurata tabidir: Hastalık çıkar, kalabalık ezer, sıcak yakar, yol uzar. Ama hacı ile kelebeği ayıran şey niyettir. Hacı bilerek yola çıkar, ihramına niyetini sarar. Zuhurat onun yolunu değiştirebilir; niyetini değiştiremez. Kelebek teslim olur, çünkü başka türlüsünü bilmez. Hacı teslim olur, çünkü bilerek seçer.

Şimdi asıl soruya gelelim. Devletler, kurumlar, insanlar - hangisine benziyor? Rüzgârla yön değiştiren kelebeğe mi, niyetiyle yürüyen hacıya mı?

Doğrusu, ikisine de. Küresel sistem değiştiğinde, eski işaretler anlamını yitirdiğinde, kelebek gibi içgüdüyle yön arayan aktörler var. Ama kalıcı olan, istikametini kendi belirleyen, pusulasını kendi elinde tutan aktörlerdir. Bir devletin diplomasisi, zuhurat karşısında sarsılmadan yürüyebiliyorsa güçlüdür; sadece rüzgârın yönüne göre kanat açıyorsa, o güç mevsimliktir.

Türkiye’nin son dönemdeki diplomatik arayışını bu ikisinin arasında bir yerde okumak gerekiyor: Mevsimin değiştiğini fark etmiş, ama yönünü başkasının güneşine göre değil, kendi istikametine göre kurmaya çalışan bir aktör.

Bu istikametin somut karşılıklarından biri Latin Amerika’da görülüyor. TBMM heyeti, 20 Ekim’de Kolombiya’da temaslarda bulundu; Türkiye’nin Bogota Büyükelçisi Emir Salim Yüksel ile birlikte TİKA ve Türkiye Maarif Vakfı ofislerini ziyaret ederek çeşitli açılışlara katıldı. AK Parti Denizli Milletvekili Şahin Tin, Türkiye ile Kolombiya arasında 5 milyar dolarlık ticaret hacmi hedeflendiğini ve TİKA projeleriyle dostluk bağlarının güçlendirildiğini belirtti. Aynı günlerde Dışişleri Bakan Yardımcısı Levent Gümrükçü de Şili’de temaslarda bulundu; Şili, Türkiye’nin Latin Amerika’da diplomatik ilişki kurduğu ilk ülke olarak 2026’da ilişkilerin 100. yıl dönümünü idrak ediyor.

Bu tablo, “gövde gösterisi” değil; kalıcı bir varlık inşasıdır. Latin Amerika’ya yönelik kurumsal ilgi bir niyet beyanıysa, Bogota’daki TİKA ofisi, Şili’deki 100. yıl teması ve 5 milyar dolarlık ticaret hedefi o niyetin sahaya inmiş hâlidir.

Aynı istikamet arayışının Avrupa ayağı da 20 Ekim’de yoğun bir diplomasi trafiğine sahne oldu. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Brüksel’de NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile bir araya geldi; görüşmede Karadeniz’deki güvenlik durumu ve Türkiye’nin NATO’nun caydırıcılık kapasitesine yaptığı katkılar ele alındı. Aynı gün Belçika ile 10 yıl aradan sonra bakanlar düzeyinde ilk kez bir araya gelindi; Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Maxime Prevot, “Türkiye ile ilişki kurmadan Avrupa güvenliğini ciddi biçimde ele alamazsınız” diyerek Türkiye’nin Avrupa güvenliği açısından taşıdığı önemi vurguladı.

Ve belki de günün en dikkat çekici adımı: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ilişkin kanun teklifi 20 Ekim’de TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Anlaşma, NATO’nun 5’inci maddesine benzer bir ortak savunma hükmü içeriyor; taraflardan birine yapılan saldırı, üç başkente birden yapılmış sayılacak.

Bütün bu adımlar, kelebek ile hacı arasındaki farkı bir kez daha hatırlatıyor. Kelebeğin göçü mevsimle sınırlıdır; niyet bilinciyle yürüyen kervan ise mevsim değişse de yoluna devam eder.

Kelebekler hacca gitmez. Ama kelebeğin yolculuğu, hacıya yolun ne olmadığını öğretir: Yol, rüzgârın insafına bırakılmış bir sürüklenme değildir. Yol; niyetle başlar, istikametle anlam kazanır, zuhuratla sınanır.

Asıl mesele, sınavın kendisi değil, sınav verilirken yönün nereden alındığıdır. Rüzgâr her zaman esecek, mevsim her zaman değişecek. Önemli olan, değişen mevsimde değişmeyen bir istikamete sahip olmaktır.

Doğrusu, kelebek de Rabbine sığınıyor. Kanadını açtığında O’nun izniyle açıyor, göç ederken O’nun koyduğu kanunla ediyor. Ama onun sığınması fıtratının diliyle, sessiz ve bilinçsiz. İnsanınki ise bir imtihanın içinden geçerek, bilerek ve seçerek. Kur’an’ın ifadesiyle, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. İnsan ise bunu yüklendi” (Ahzab, 72). İşte fark burada: Kelebek taşıdığı yükün farkında değil; insan ise farkında olduğu hâlde yola çıkıyor.

Bu emanet, Tevrat’ta insana verilen emanetin ta kendisidir: “Semereli olun, çoğalın, yeryüzünü doldurun ve ona hâkim olun; denizin balıklarına, göklerin kuşlarına ve yeryüzünde hareket eden her canlıya hâkim olun” (Tekvin 1:28). Kelebek bu emanetin bir parçasıdır; insan ise emanetin taşıyıcısı. İncil’de İsa, bu emanetin nasıl taşınacağını gösterir: “Gökteki kuşlara bakın! Onlar ne eker ne biçer ne de ambarlarda biriktirirler. Yine de göklerdeki Babanız onları besler. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?” (Matta 6:26). Kuşlar eker biçmez; ama gözetilirler. İnsan ise eker, biçer, gözetir ve hesap verir.

Bu yüzden hakiki teslimiyet, bilmeyenin boyun eğmesi değil; bilenin, bildiği hâlde boyun eğmesidir. Kelebek fıtratına teslim olur, hacı ise Rabbine. Aradaki fark, yola çıkarken değil; yolda neye tutunduğunda ve o tutunuşun farkında olup olmadığında ortaya çıkar.

Kelebekler hacca gitmez. Ama her kelebek, hacıya şunu fısıldar: Rabbinin kanununa boyun eğen her varlık, aslında O’na dönmektedir. Mesele, bu dönüşün farkında olarak yürümektir.