0

Bölgede uzun süredir bir sessizlik hakim. Bu sessizliği farklı şekillerde açıklayanlar var. Kimisi "tedirginliğe" yorarken bu sessizliği, kimisi "bir tepkinin dışa vurumu" olarak açıklıyor.

Burada "tepkiyi" açmak gerekiyor…

Kime ve neden tepki?

Suriye'deki kantonlaşmayı Türkiye'ye taşıma motivasyonuyla çözüm süreci masasını tekmeleyen PKK, bölgenin en yoksul insanlarının yaşadığı gettoların tam göbeğine çukurlar kazdı. Oysa çukur kazılan her varoşun en fazla 5 km ötesinde, kalburüstü insanların ve HDP'li siyasetçilerin yaşadığı mahalleler de vardı. Ne var ki PKK buralarda çukur kazmadı, dahası buralara girmeyi hiç düşünmedi. Burjuvaziyi ürkütmek istemedi.

Yoksul insanlar yetiyordu PKK'ya!

Çünkü hem varoşlarda kıt kanaat geçinen insanların yaşam alanlarını gasp etmek, hem de çocuklarını militanlaştırmak ya da kalkan olarak kullanmak maliyetsizdi PKK için. Hem hesap soran da olmuyordu. Yoksul insanlar sahipsizdi.

İşte "kime ve neden tepki?" sorusunun cevabı tam da bu öyküyle başlıyor.

PKK'nın göç etmek zorunda bıraktırdığı yüzbinlerce aile var. Evini barkını terk etmek zorunda kalan ya da geri dönecek bir evi bile kalmayan yüzbinler...

Bilanço bunlarla sınırlı değil hiç kuşkusuz.

Evsiz kalan insanlara kucak açan ailelerin yaşadığı güçlük, işsiz kalan esnaf, turizmin bitme noktasına gelmesi, ekonomik çöküş ve güvenlik tehdidi, trajik bir öykü yarattı bölgede. Bu öykü, doğal olarak bir "tepkiye" dönüştü.

Buraya kadar olanlar, bilimsel olarak bir sosyolojik kuralın nüveleriydi.

Sosyolojik bir süreç seyrinde işledi.

Fakat bir farkla…

İlk kez bölgede oluşan tepkinin "muhatabı" değişti.

Kürtler, bütün bu olanların faturasını bu kez "PKK'ya" kesti.

İlk kez, bölgede yaşanan felaketlerin sorumlusu olarak "PKK" gösterildi.

Kürt halkı, çözüm sürecini bozan, şehirleri yakıp yıkan, gençlere mezarı reva gören, yaşamdan daha çok ölümü vadeden, toplumsal dokuyu ve hafızayı yok eden tarafın PKK olduğunu çok net görmüş oldu bu süreçte.

Bu yüzden 2 Milyon nüfuslu Diyarbakır'da, yüzde 55'le seçim kazanan HDP'nin elindeki Büyükşehir Belediyesine kayyım atandığında hiç kimse sokağa inip protesto etmedi.

Bu yüzden HDP'nin kazandığı diğer belediyelere kayyım atanmasına hiç kimse karışmadı, ses çıkarmadı.

Bütün bunlar, bölgede siyasi paradigmanın değişmeye başladığının ya da sosyolojik fay hattının kırıldığının güçlü kanıtlarıydı.

Daha önce birçok kez yazdık.

Yeri gelmişken tekrar yazmakta fayda var.

HDP'nin yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle oluşan büyük bir siyasi boşluk var. Bu boşluk, HDP dışındaki siyasi partiler için, bilhassa AK Parti için siyaset yapmaya elverişli geniş bir alan sağlıyor.

Bunun yanı sıra Kürtlerin "temsiliyet sorunu" var. Bu sorun giderek daha belirgin hale geliyor. Temsiliyet sorunun ana kaynağını "ait hissedememe" oluşturuyor. AK Parti'nin bölgedeki teşkilatları "balkon teşkilatçılığı" yaptığından Kürtler bu tavrı "devletin şemsiyesi altında hareket eden bir teşkilat" olarak algılıyor. Burada kastedilen "devlet", AK Parti hükümeti değil elbette. "Devlet", bölgede bir hafızaya denk gelir. O hafıza, daha çok mesafe koyulması gereken bir aygıtı çağrıştırır. AK Parti teşkilatları bu farkı bugüne kadar yaratamadı maalesef. Ya da bu negatif çağrışımın farkına bile varamadılar. Varsalardı, kapalı salon toplantılarından, kendi kendine goygoyculuktan vazgeçip halkın arasına karışmayı, vatandaşa dokunmayı akıl edebilirlerdi!

Halbuki sivil bir siyasi partinin teşkilatlarının halen resmi ideolojinin bir parçası gibi görünüyor olması oldukça düşündürücüdür.

Hatta AK Parti'nin kurucu genel başkanı Sayın Erdoğan'ın ilk günden beri müesses nizamla, resmi ideolojiyle kavgalı olmasına rağmen, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin yanında en çok duran lider olmasına rağmen, Kürtlerin AK Parti bölge teşkilatlarına bu şekilde bakması, halen sivil bir teşkilat olarak değerlendirememesi doğrudan bu teşkilatların başarısızlığı ile ilgilidir. AK Parti bölge teşkilatlarının Kürtlere dokunacak bir retoriği bu güne kadar ortaya koyamamasıyla ilgilidir. HDP'nin gerisinde kalan bir "defans siyaseti" yürütmesi ile ilgilidir.

Bu konu üzerinde yüzlerce makale yazılabilir. Yazılmayı da hak eden bir konu bu kuşkusuz. Ancak bu yazının konusu değil.

Önümüzde "tarihi" bir referandum var.

Türkiye'yi sıçratacak, dünya ile rekabet edebilir ülke haline getirecek bir anayasa değişikliğinin halk tarafından oylanma süreci var.

Kürtler, bu oylamada nasıl bir tavır alacak? Tercihini hangi yönde kullanacak? "Evet" mi diyecek, "Hayır" mı? "Evet" oranı yükseltilebilir mi? Nasıl bir çalışma yapmak gerekir? Nasıl bir dil kullanmak gerekir? Nasıl bir yöntem uygulamak gerekir?

Soruları çoğaltmak mümkün. Her biri çok değerli sorular. Çünkü Türk ve Kürt ittifakının daha güçlü olması gerekliliğini her zamankinden daha yoğun hissettiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir süreçten geçiyoruz.

Bu yüzden Kürtlerin ve Türklerin el ele tutuşarak "evet" demesi önemli.

Bölgenin bir insanı olarak, sürece katkı sağlamak amacıyla "Kürtler ve Referandum" başlığı altında bir yazı dizisi yazmayı planlıyorum. İş bu yazı da, bu serinin ilkiydi.

Sonraki yazılarda, Kürtlerin nasıl bir tercihte bulunacağına, ne yapılırsa evet oylarının artacağına, kampanya sürecinde nelerin yapılması gerektiğine, hangi dil ve retoriğin etkili olacağına ve "hayır" kampanyasını yürütecek olanların bölgede nasıl bir yol izleyeceğine değineceğiz.

Bu yazıyı, bir sonraki yazımızın ilk cümlesi ile bitirelim:

Eğer AK Parti, bölgede "doğru bir söylem ve etkili bir yöntem" ile kampanya sürecini yürütürse, referandumda Doğu ve Güneydoğu'nun "evet" oyu oranı %50'yi geçer.

Kesin ve tartışmasız" EVET" %50'yi geçer…