0

Seçmen korktu!

Üç gün evlerine, genel merkezlerine, otellerine kapandılar. Tartıştılar, düşündüler, taşındılar, bacadan beyaz duman çıkmadı fakat ellerinde özenle sarmalanmış bir zarfla geldiler. Slow motionda açtılar bu zarfı. Bula bula buldukları cevap şu oldu;

"Seçmen korktu."

Bu yüzden koşa koşa oylarını diktatörün partisine vermişler.

Bizden de "fakat, lakin" demeden buna inanmamızı bekliyorlar. İnsanın zekasını aşağılamak tam da bu olsa gerek…

Paşasının torunu, romantik faşist Ahmet Altan da "seçmen korktu oyunu AKP'ye verdi"cilerden. 7 haziranda gayet cesur olan seçmen nedense 1 Kasım'da korkmuştu. Seçimden önce yazdığımız "Bombayla gelen bombayla gider" yazımızı okumadıkları belli. Nasreddin Hocanın "kazan öldü" fıkrasını hatırlasalardı bari...

1 kasım seçimlerinden sonra CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın sunduğu Tarafsız Bölge programında AK Partinin seçim başarısının nedenleri üzerinde tartışılıyor. Hararetli konuşmaların tek amacı "AK Parti neden durmadan kazanıyor" sorusunun cevabını bulmak? (Biz bu sorunun cevabını çoktan verdik ama onlar güdümlü cevaplar peşindeler)

HDP milletvekili Altan Tan ve MHP eski milletvekili Nazif Okumuş dünyanın sonu gelmiş türü bir coşkuyla AK Partinin medyayı vahşi bir şekilde lehine kullanması ve muhalefetin sesinin kısılmasını yenilgilerinin sebebi olarak anlatırken araya giren Ahmet Hakan "öyle diyorsunuz ama biz Türkiye'nin en çok izlenen televizyon kanallarından biriyiz ve bütün yalvarmalarımıza rağmen mesela Devlet Bahçeli'yi programımıza getiremedik" deyiverdi. Tam da "şapka düştü kel göründü" türünden bir olay. AK Partinin medya gücünü orantısız kullandığı miti 10 saniyede yerle bir oluverdi. Konuşmacılara bakıyorum hiç oralı değiller. Muhtemelen, "seyirciler umarım meseleyi çakmazlar" diye geçiriyorlar içlerinden. Doğrusu, amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olanlar bunu da rahatlıkla es geçeceklerdir…

Yeni bir dönem yaşıyoruz. 1960 yılların TRT'li, tek kanallı günlerini geride bırakalı çok oldu sevgili dostlar. İçinizden biri çıkıp "TRT de yeterince yeralmadık söylemini terk edelim çünkü komik oluyoruz" demiyecek mi hala?

Türkiye'de yayın yapan, birbirinden farklı siyasi görüşlere mensup 300'ün üzerinde televizyon kanalı var. Yerelde yayın yapanları da sayarsak 2500 tane gazete var. İnternette binlerce haber ve yorum sitesi var. Böyle bir ortamda siyasi bir partinin kendisini seçmene tanıtamaması gibi bir durum mümkün mü? You tubeları, Facebookları, twitterleri, instagramları, partiniz adına dağıttığınız kitapçıkları, broşürleri, köylere kadar astığınız posterleri saymıyorum bile…

Görüşlerini artık ezbere bildiğim Osman Pamukoğlu'nu görmek istemesem bile, birşekilde haftada en az bir kez basında görüyorum, görmek zorunda kalıyorum. Basının nimetlerinden yeterince faydalanamadıklarını dile getiren HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş hangi gazeteyi açsam karşımda, You Tubeta, Facebookta karşımda. Allah aşkına, Türkiye'de Kılıçdaroğlu'nun, Bahçeli'nin, Demirtaş'ın ve diğer bütün liderlerin siyaset adına ne dediğini duymamış bir tek seçmen kalmışmıdır?

Buna rağmen seslerinin kısıldığından, basın özgürlüğü olmadığından sıkça sözediyorlar. Oysa Türkiye'de çılgınlık düzeyinde bir basın özgürlüğü var. Cumhurbaşkanına, Başbakana, seçilmiş hükümete, halka küfreden, hakaret eden, orduyu darbe yapmaya çağıran, "sonu Menderes gibi olur" diye tehdit eden yazarlardan geçilmiyor ve haklarında işlem yapılmıyor. Işin daha da vahim yönü ana akım ve sanal medyanın bir kısmı ortak bir merkezden emir alırcasına organize yalanlar üreterek kaos ortamı oluşturma çabasına giriyor belli aralıklarla. Üretilen organize yalanlar internet ortamında dalga dalga yayılarak gündemi belirliyor.

Bu tür bir basın özgürlüğü ABD'de yok, Kanada'da yok. Cumhurbaşkanının eşine küfreden adam ana akım medyada yazar kimliği üzerinden maaş alıyor. Varsa buna benzer bir ülke söyleyin biz de bilelim…

Özgürlük istiyoruz diyen özgürlük düşmanları

Kavramlar bu kadar kolay heba edilmemeli, ayağa düşmemeli.

İnanmadıkları şeyleri savunuyorlar, savunuyor gözüküyorlar. Buna neden gerek duydukları psikolojik olarak açıklanması zorunlu bir durum. Belkide hangi tarafta olursan ol bilinçaltında aslında doğru olandan yanasın. Bu kopamamazlığın başka nasıl bir açıklaması olabilir ki?

Deniz Baykal üniversite öğrencisidir, dönemin başbakanı Adnan Menderes'in yakasına yapışmış "özgürlük istiyoruz" diye bağırmaktadır. (Evet Ermeni ve Alevi katliamını yapmış, Kürt kimliğini ve dilini yasaklamış, insanların inançlarına baskı uygulamış CHP'li Deniz Baykal bahsedilen..) Adnan Menderes başbakandır fakat iktidar olamadığının gayet bilincindedir. Herzamanki nazik uslubu ile "evladım Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının yakasına yapışmış durumdasın, daha nasıl bir özgürlük istiyorsun" diye cevap verir. Aradan onca yıl geçti, sivil hükümetler hala utangaç, ürkek, gerçek iktidar ise hala muktedir, şımarık ve şirret.

Söylenmese eksik kalırdı

"Dema ku mirov ji xuhermendê (hikûmatê) ditirsin; zordarî, dema ku xuhermend ji mirova ditirsin ; azadî heye."

"İnsanlar hükümetten korktuğu zaman, zorbalık ; hükümet insanlardan korktuğu zaman, özgürlük vardır." -Thomas Paine-