0

Geçen hafta Spivak'ın "madun konuşabilir mi?" sorusu üzerinden okulu örnek göstermiş ve temelde eğitim pratiğinde açığa çıkan "başarısızlık" ile ilgili; 'beklenen' ve 'arzulanan' olduğu şeklinde bir tespitte bulunmuştum. Sistemin varlığı, yapılanması, organizasyonu, aparatları ve enstrumanları dikkate alındığında iddia zayıf görünebilir. Ancak sistemin tarihsel döl yatağı, siyasal-ekonomik yapıyla hiyerarşik ilişkisi ve süreç sistematiği mercek altına alındığında iddianın yabana atılır cinsten olmadığı görülebilir. Bu açıdan mevcut sistemin neden belirli bir 'simge sisteminin' aktarıcısı, kollayıcısı ve vasisi olduğu ve aynı zamanda madunlar açısından kısırlaştırılmış koşulların yeniden üreticisi olarak işlev gördüğünü açığa çıkartmak gerekiyor. Konunun uzun ve teferruatlı olduğu aşikar. Hatta müstakil bir çalışmanın mevzusu olmayı ziyadesiyle hak ediyor. Ancak bu yazıda o çalışmanın dibacesi olacak bir kaç önermeyi dile getirmekle yetinceğiz.

Bu hem madunun konuşabilme olasılığını düşüren hem de madunluğu kalıcılılaştıran mekaniğin deşifre edilmesi açısından hayati önemdedir. Bu açıdan temel iddia şudur: 'başarısızlık', sistem açısından nasıl 'arzulanan' ve 'istenen' ise madunlar veyahut dışlanan, baskılanan, görmezden gelinenler açısından bir 'direniş formu' olarak sahiplenilmektedir. Yani sezgisel olarak sistem karşıtlığını farkedenler, bu karşıtlıkla başetme pratiği olarak sistemin açık ve beklenen norm ve değerlerine saldırmayı hedefliyorlar. Yani sistemin 'akıllılık', 'uslululk', 'söz dinleme', 'başarılı olma', 'düzgün kıyafet'le gelme ve şüphesiz 'ideolojik-politik ve ekonomik beklentilerini benimseme' gibi temel beklentilerine karşı koyma bir anlamıyla "sistemin stratejik operasyonunda" hedef alınan varlığını sezgisel olarak koruma, savunma pratiği oluvermektedir. Başarısızlık bir öz-savunma taktiğinin yani yapılan operasyonu püskürtmenin telaşında açığa çıkmaktadır. Bu madunun 'bilinçlilik', 'farkındalık' veya 'hesaplılık' üzerinden seyreden bir karşı koyuşu değil, tersine madunlar açısından geçen yazıda belirttiğim gibi daha temelde bilinçaltının ayaklanışı, baş kaldırmasıdır.

Ayaklanış ve karşı koyuş varsa ve açığa çıkıyorsa o zaman sıkıntı nedir peki? Madunluk tam da burada devreye girer işte. Şayet uygulana gelen stratejiye dönük başvurduğunuz taktikler ve bilinçaltından neşet eden insiyaki tepkiler anlamlı bir siyasete ve varoluşa imkan vermiyorsa tersine sizi askıda bırakıp verili düzenin payandalığında esaret altına alıyorsa mesele tam da burası oluyor işte. Zaden madunluğun 'arada kalmışlığı', 'konumu olmayan bir konum olması', 'ne kabul edebilme ne de reddedebilme pozisyonu olmaması' buradan kaynaklanıyor. Sizi kuşatmaya dönük hayata geçirilmiş iktidar stratejilerine karşı varlığınızı (tüm bileşenleriyle) koruma mücadeleniz, tam da sistemin sizi 'başarısızlık, tembellik' vb. etiketlemeleri üzerinden indirgemek istediği konuma paralel işliyorsa o zaman bunun maduniyet koşullarını pekiştirme mücadelesi olduğunu görmemiz gerekiyor. Varlığın muhafazası ve müdafaası şeklinde görülen bu mücadelenin yanılsama olması şurdan geliyor; Birincisi kendisini hedef alan sistematiği dönüştürmüyor tersine onu ziyadesiyle besliyor. İkincisi, bulunduğu koşullar ve ilişki biçimi varlığını hedef aldığı gibi aynı zamanda örtük bir yönlendirme, kuşatma ve sonrasını yaptırma şeklinde kaçma yollarının taşlarını da örüyor. 'Başarısızlık, tembellik;' o "iyi niyet taşlarıyla döşenmiş yolun" hediyesidir zaten.

Sistemin attığı taş bir kuş vurmak için atılmaz çoğunlukla. Atılan taşla kuş sürüsünün avlanmak istendiği gerçeği dikkate alındığında direniş formunda açığa çıkan madun pratiği sistem açısından arzulanan, beklenen, beslenen olup mekaniğin meşruiyet gediklerini kapatan bir dolguya dönüştürülür.

  1. De Certeau'nun 'Gündelik Hayatın Keşfi'nde bahsettiği 'strateji ve taktik' tam da bunu açıklar. İktidar aygıtının dayattığı yasalara (Stratejiler) karşı baş etme, yolundan saptırma, kaçma veya idare etmeye (Taktikler) dayalı bir ilişkinin mutlak bir ezen ezilen çelişkisinde işlemediğini dile getirir. Hatta taktiklerin varlığına vurgusuyla ezileni taltif eden bir nitelik bile kazanır. Ancak yukarıda belirtildiği gibi madunluğu, madunluk koşullarını devam ettiren taktiklerin taltif edilişine karşı çekinceli durmamız zaruridir. Zira karşı çıkma biçiminiz, formatınız red edrek de onaylamanızı mümkün kılabilir. Nitekim onaylamanın kırk çeşidi vardır. Onaylamak sadece 'evet!' demekle olmuyor. Hatta 'hayır!' diyerek te pekala onaylayabilirsiniz, sistemi ayakta tutabilirsiniz. Chakrabarty'nin maduniyeti ''sermayenin kodlarını çiğnerken dahi ona uyan ve bağlı olan ve fakat başka varoluş biçimlerinin de mümkün olduğunu gösteren bir kurucu dışarısı ve eşiktir'' şeklinde tanımlaması da bunu gösterir. Mesele 'evet!' ve 'hayır!' demekle ilgili ilintili değil. Dönüştürücü bir nasıllığının olması icap ediyor. Nasıl bir 'evet!', nasıl bir 'hayır!' veya nasıl bir 'karşı koyıuş'? Her kuşun etinin yenmeyeceği gibi her karşı koyuşun sadra şifa olmayacağı düzlem burasıdır.

Binaenaleyh başarısızlık hikayesinin serencamını deşifre etmek, madunlar açısından nasıl bir esarette patinaja dönüştüğünü tartışmak gerekiyor. Prangaları sağlamlaştıran bir başkaldırı, zincirleri parlatan bir karşı koyuş pratiğinde olabilirmiyiz kuşkuculuğunu da şüphesiz her daim diri tutmak icap ediyor.