Ahlak, çoğu zaman insanın içindeki derin benin sesini yükselten bir vicdan değil, onun üstüne çöken bir disiplin aygıtıdır. Bize “iyi” diye sunulan şeylerin ne kadarının gerçekten insanı yücelttiğini ve hayatı güçlendirdiğini, ne kadarının itaati kutsadığını ve hayatı daralttığını sormadan ahlaktan söz etmek, hakikati değil alışkanlığı ve menfaati savunmaktır. İnsanın yüceltilmiş ve mutlaklaştırılmış kurallara niçin boyun eğdiği önemli bir dorundur. Yüceltilmiş kuralların hangi korkudan, hangi iktidardan, hangi tarihsel zorunluluktan doğduğunu sorgulamak, eleştirel ahlakın varoluş nedenidir.
Her ahlak sistemi, kendini evrensel gibi sunma eğilimindedir. Evrensellik iddiası, çoğu zaman tarihsel bir tahakkümün en sofistike maskesidir. Bir topluluk kendi çıkarını, kendi korkusunu ve kendi düzenini “ahlak” adıyla mutlaklaştırdığında, insanı özgürleştirdiğini değil, onu biçimlendirdiğini ve küçülttüğünü görürüz. Ahlak burada bir yükseliş değil, çoğu zaman bir talimdir. Talim ve terbiyenin hedefi, olgunluk değil, uysallıktır.
Eleştirel ahlak, uysallığı reddetmektedir. Eleştirel ahlak, insanı sürüye dönüştüren normları sorgular. Her norm, sadece bir davranış ölçüsü değildir. Her norm, bir beden rejimidir, bir arzu siyasetidir, bir korku ekonomisidir. Her norm, ne düşüneceğimizi, neyi isteyebileceğimizi, nasıl yaşayacağımızı belirleyen şey çoğu zaman açık emirler değil, sessiz alışkanlıklardır. İnsan, bazen en büyük baskıyı bir yasa maddesinden değil, “ayıp”, “günah”, “uygun değil”, “yakışmaz” gibi görünmez zincirlerden alır.
Eleştirel ahlak, sadece “neyin doğru olduğu” sorusunu değil, “kimin doğruyu tanımladığı” sorusunu sorar. Doğru, masum bir kavram değildir. Doğruyu kim tanımlıyorsa, çoğu zaman hayatın yönünü de o belirler. Böylece ahlak, insanı iyiliğe çağıran bir bilgelik olmaktan çıkıp, insanı hizaya sokan ve zaptu rapt altına bir mekanizmaya dönüşebilir. Eleştirel bilinç, bu dönüşümü teşhir eder.
Eleştirel ahlak, salt yıkıcı değildir. Eleştirel ahlakın asıl gücü, yıkarken yeni bir insanın oluşumuna imkân açmasındadır. Eleştiri, değerleri yok etmek için değil, değerin yeniden oluşumunu mümkün kılmak içindir. Kör itaate dayanan bir ahlak, sonunda insanı küçültür. Özgürleşmiş bir etik, insanı kendi varoluşunun faili haline getirir. Ahlak, artık dışarıdan dayatılan bir buyruklar mecmuası değil, içeriden kurulan bir anlam biçimi olur.
İnsan, başkalarının onun adına hazırladığı bir yaşamı sürdürmek zorunda değildir. Gerçek etik, başkalarının çizdiği sınırların içinde değil, o sınırların anlamını sorgulayan bir cesaretten doğar. Eleştirel cesaret, kaba bir isyan değildir. Eleştirel cesaret, derin bir uyanıştır. Eleştirel ahlak, sadece “hayır” demeyi değil, daha sahici bir “evet” kurmayı ister: Hayata, bedene, düşünceye, farklılığa, çoğulluğa, karşılaşmaya evet.
Eleştirel ahlakta günah korkusu yerini sorumluluğa bırakır. Eleştirel ahlakta, yasak kültürü yerini bilinçli ilişkiye bırakır. Eleştirel ahlakta boyun eğme yerini etik yaratım alır. İnsan artık iyi olmak için değil, hakiki olmak için yaşar. En radikal ve sahici ahlak, insanın kendisine dürüst olabilme cesaretidir. Dürüstlük olmadan ahlak, yalnızca maskedir. Eleştirel ahlak ise maskeyi düşürür; geriye kalan çıplak insanı, bütün kırılganlığı ve bütün özgürlük ihtimaliyle birlikte görünür kılar.
Eleştirel ahlak, bir kurallar toplamı değil, bir varoluş tarzıdır. Eleştirel ahlak, sorgulayan, çözümleyen, direnen ve yeniden kuran bir varoluş tarzıdır. Eleştirel ahlak, insanı ehlileştirmek isteyen bütün dogmalara karşı, insanı kendisiyle ve dünyayla daha sahici bir ilişkiye çağıran bir etik tutumdur. Ahlak, eğer özgürleştirmiyorsa, sadece itaatin süslü adıdır. Eleştirel ahlak ise bu adı söküp atar ve insanı yeniden kendi vicdanının, kendi aklının ve kendi yaşamının öznesi haline getirmeye çalışır.