0
Cumhuriyet ile birlikte tekçi modernliğin amentüsü ile şekillenen devlet-toplum ilişkisi ve buna bağlı olarak tanımlanan vatandaş, ulus kimliği ve icat edilen resmi tarih, inşa edildiği dönemin kabullerini tarumar eden mevcut durum karşısında birer kriz noktaları haline geldiler.
Toplum her fırsatta ve siyaset aracılığıyla, özensiz bir el tarafından kendisi için dikilen deli gömleğine itiraz etti. Bu itiraz süreci Türkiye'nin özgün siyasi tarihinin özeti mahiyetinde.
Küreselleşme ise tüm dünyada art arda ama etkili dalgalarla modernliğin katılıklarını aşındırdı. Bunun sonucu modernliğin sabitelerinde açılan gedikler oldu. Modern devlet, vatandaş ve ulus tanımlarının bünyelerine içkin kırılgan yan açığa çıktı. Bu açık, ezberin tekrarını gayri kabil hale getirirken gelecek için bugünümüzü işe koşuyor.
Modern 'Tarih' anlayışı ve onun öncülleriyle kurgulanarak toplumlara zerk edilen yerel resmi tarih'ler soluksuz kaldılar. Modern tarihin itikadı "ilerleme" mitiydi. Lakin çok geçmeden dünya savaşı, atom bombası, toplama kampları, soykırım, işgal ve sömürü düzeneklerinin sürekliliği tüm insanlığın topyekûn cehennemin dibine doğru ilerlediğini gösterdi.
E haliyle orası, modern, seküler, pozitivist itikadın pek de bilmediği bir yer!
Sentetik uluslaşma için icat edilen resmi tarih tezleri ise bugün itibariyle 3.sınıf ucuz bir romanın bile gerisindeler. Bir iki emekli memur ile ideolojik eğitimin tezgahında zayi olan bir iki televizyoncu dışında kimseyi ikna ettikleri yok!
Tam da böyle bir aralıkta resmi tarihe bir reddiye devletin tepesinden geldi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kut'ül Amare Zaferi'nin 100. Yılı töreninde "Milletimizin, medeniyetimizin binlerce yıllık tarihini, neredeyse 1919 yılından başlatan bir tarih anlayışını reddediyorum. Her kim ki zaferleriyle ve yenilgileriyle son 200 yılımızı, hatta son 600 yılımızı soyutlayıp eski Türk tarihinden Cumhuriyete atlıyorsa biliniz ki o kişi milletimizin de devletimizin de hasmıdır" dedi.
Bu ülkede yaşayan her bir insanın otobiyografisinde bu tespitin bir yeri vardır. Cumhurbaşkanını dinlerken bazı isimler zihnimde canlandı hemen.
20-30 sene önce Mustafa Müftüoğlu'nun "Yalan Söyleyen Tarih Utansın" isimli kitapları "Tartışıl(a)maz, doğruluğundan kuşkulanılmaz!", "Cıss!" denilerek anlatılan yakın tarihimizle ilgili "Acaba bir bit yeniği mi var?" şüphesini zihninden silemeyenler için alternatif bir tarih okumasına kapı aralıyordu.
Kadir Mısıroğlu'nun "Lozan mı Hezimet mi?" sorusu da aynı şüpheyi besliyordu. Abdurrahman Dilipak bile o yıllarda tarih kitabı yazmak zorunda kalmıştı: Bir Başka Açıdan Kemalizm.
Bir başka açıya ihtiyacın had safhaya ulaştığı günlerdi çünkü. Tarih bilgisi bakımından millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüştü. Okullarda, gazetelerde ve televizyonda İlköğretim İnkılap Tarihi ders kitabını aşabilmiş bir tarih anlatısı yoktu. Ülke olarak tarih adına her türlü bilgi kırıntısına muhtaçtık.
Resmi tarih, ıssız bir tarihti. Bile isteye ıssızlaştırılmış bir tarih!
Tek bir adamı görünür kılabilmek için tüm adamları ortadan kaldıran bir tarih!
O kadar tenhaydı ki ne Çanakkale'nin unutulmaz komutanlarından Selahattin Adil Paşa karşınıza çıkıyordu orada ne de Kut'ül Amare'nin efsane komutanı Halil Kut Paşa görünüyordu ortalıkta.
Medine Müdafisi Fahrettin Paşa da yoktu orada.
O Fahrettin Paşa ki "Yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe Medine-i Münevvere Kalesinin burçlarından ve yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır." "Medine'yi son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar müdafaa edeceğiz..." diyen adamdır.
Attığı tweette "Her gün tv'de program yapmamanın tek iyi tarafı: Kut ul Amare'nin ne olduğunu bilmiyorum, merak etmiyorum, hayatta da etmeyeceğim" diyen Mirgün Cabas'a da kızmayın!
Bu yıkanmak istemeyen çocuk tavrına acıyın sadece.
Resmi ideolojinin resmi tarih anlatısı ile 90 yıldır kafa mütemadiyen ütülenince haliyle zihin de yassılaşıyor.
E ne diyelim o zaman, yalan söyleyen tarih utansın!
@_aydinali