Tam teknoloji yazmaya devam edeyim diyorum, yeni bir şok edici haberle karşılaşıyorum. Hem de mübarek Ramazan ayına girmişken haber ajanslarına düşen o kısa ama dehşet verici bilgiyle, hem sarsılıyor hem de minnetle karışık hüzün duyuyorum: "Afganistan’da kadına şiddet, kemik kırılmadığı sürece serbest!" 2026 yılındayız ve yanı başımızda bir yerlerde, şiddetin "yasal" sınırı bir kemiğin mukavemetine endeksleniyor. Eğer o kemik çatlamamışsa, o kadın "darbe almamış" sayılıyor.

İnsan sormadan edemiyor: Bir kadının onuru, haysiyeti ve varlık sancısı, o kemikten daha mı az değerli?

Oysa tarihin sayfalarını biraz araladığımızda, bu karanlığın panzehirini çok net görüyoruz. İslamiyet’in doğuşu, aslında tam da bu tür bir "cahiliye" zihniyetine karşı verilmiş en büyük savaştı. Hz. Muhammed, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir vahşet devrini kapatmış; kadını olabildiği kadar insan onuruyla buluşturmaya uğraşmıştı. Bugün Afganistan’da "din" adına uygulandığı iddia edilen bu çağ dışı pranga, aslında o devrimci ruhun fersah fersah uzağında, köhnemiş bir kabile zihniyetinden başka bir şey değildir.

Bu noktada, Türk vatandaşı olarak Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün kıymetini sadece siyasi bir tercih olarak görmek eksik kalacaktır. Bunu bir "insanlık onuru" meselesi olarak yeniden kavramak zorundayız. Çünkü bu topraklar, bir asır önce kendi kadınından öte, tüm dünyayı ayağa kaldıran bir mucizeye de ev sahipliği yapmıştı.

Takvimler 18 Nisan 1935’i gösterdiğinde, Atatürk’ün himayesinde İstanbul’da toplanan 12. Uluslararası Kadınlar Birliği (UKB) Kongresi, bu vizyonun en somut nişanesiydi. Batı’dan ve Doğu’dan 40 kadar ülkeyi temsilen 350’yi aşkın kadının katıldığı bu tarihi zirve, dünyaya bir mesaj veriyordu. Türkiye; 1926’da Medeni Kanun’la kazandığı hakları, 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkıyla taçlandırmıştı. İşte bu demokratik sıçrama, Dünya Kadınlar Kongresi'nin Türkiye'de toplanmasının en büyük sebebiydi.

Kongreye katılan UKB yazmanı Katherin Bonifas’ın o dönemki şu tespiti, bugünkü karanlığa tutulan bir fener gibidir:

Atatürk’ün Türk kadınına kazandırdığı hak ve özgürlükler, bütün dünya kadınlarında özgüven yaratmış ve mücadelelerinde onlara destek olan yardımcı bir güç vermiştir.”

Sadece Batıyı etkilemedi, Doğu da büyülenmişti bu devrimden. Mısır delegesi Şitti Şaravi’nin sözleri ise Atatürk’ün evrensel liderliğini tek bir kelimeyle mühürlüyordu:

Siz ona Atatürk dersiniz. Biz ise onu ‘Ataşark’ diye anarız!”

Yani "Doğu’nun Atası"...

Bugün bir özgür nesiller yetiştirme gayretindeysek; kız çocuklarımız okul sıralarında yer alabiliyor ve hayallerinin büyüklüğüne göre değerlendiriliyorsa, bu "Ataşark"ın ve Cumhuriyet iradesinin apaçık mirasıdır.

Afganistan’daki o karanlık yasa yüzümüze şunu adeta çarpıyor: Laiklik ve çağdaş hukuk, bir toplumun sadece yönetim biçiminden çok daha fazlası, adeta nefesidir. Bize bu nefesi armağan eden Cumhuriyet’e ve onun mimarı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ne kadar minnet duysak azdır. “Ey Kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın. Dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluş ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez.”