Gündelik hayatta yaşanan bir çok olaya (şiddet, intihar, gençlik sorunları vb.) ve onun sonuçlarına baktığımız zaman elbette çoklu sebeplerden bahsedebiliriz. Fakat giderek belirginleşen kolektivitenin çöküşü ve buna bağlı olarak aidiyetlerdeki zayıflamanın insanlarda öncelikle zihnen bir kopuşu birlikte getirmektedir.

19. yüzyılda Aydınlanma sonrası Fransa’da yükselen bireyselleşme ve yaşanan anomi karşısında erken dönem sosyologları arayışa girmişlerdi. Aradan geçen zamanda Post/modern düşünce ile belirsizlik, muğlaklık ve hakikatten kopuş bu anomiyi daha da artırmış görünmektedir. Zira bireyselleşme ile birlikte insanın toplumda yalıtık ve atomize bir varlık haline gelmesi daha da hızlanmaktadır.

Türkiye’de ise bu durum kültürel gecikme ile yaşanmaktadır. Daha bundan 45-50 yıl önce gündelik hayatta kolektivitenin belirgin bir hakimiyeti, vardı. Bunu farklı örnekleri ile tecrübe etmiştik. Aile, komşuluk ve akrabalık bağları daha kuvvetli idi. Bu kolektivitelerin kontrolü insan davranışlarının belirli bir çerçevede kontrolünü sağlamaktaydı. Kolektif bağlılıklar kişinin yalnız hissetmemesini sağladığı gibi, aidiyetleriyle kişiyi kuşatmaktaydı. Belki bugünden bakınca bu kolketivite “birey” üzerine bir baskı olarak düşünülmektedir. Fakat aynı zamanda insanın toplumsal kopuşlar yaşamaması için işlevler taşımaktaydı.

İnsanlar birbirlerine yardım etmekte idi. Söz gelimi; birbirlerinin işi için imece usulü çalışmakta, borç alıp vermekte ve birbirlerini tolere etmekte idiler. Şimdi ise insanlar en ufak ihtiyaçlarını bankalardan kredi alarak karşılamaktadırlar. Burada zorda kalındığında akrabanın para yardımı yapması ve borcunu affetmesi diye bir durum yok. Dolayısıyla herkes kendi derdini kendi sınırları içinde yaşamaktadır ve dertler uzmanlara anlatılarak rahatlanır. Şimdi sizi kahve içerken dinleyecek komşunuz yoktur.

Türkiye’de 2000’lerden itibaren post/modern durum kendisini daha da belirginleştirmiştir. Bunun gündelik hayatta tezahürlerini kopuşlar, aşırı bireyselleşme, kendi içine dönüklük, muğlaklık vb. üzerinde görmekteyiz. Daha da ötede meseleyi daha küresel boyutlarda ele alırsak kapitalizmin ölçek büyüttüğü bir dünyada geniş kitlelerin marabalaştırıldığı, borçlandırıldığı, tüketime özendirildiği bir hayat tarzında görmekteyiz.

Biz bireyselleşmeye yönelik eleştiriler getirdiğimizde bazıları bunu dönemin tamamen değiştiği argümanından hareketle geçmişe bir nostalji olarak algılıyorlar. Açıkçası geçmişin formlarıyla bugün tekrar edilemeyeceği gibi bir sosyoloji bilgisine sahibiz. Ancak burada kavramları doğru bir şekilde tanımlama ve toplumsal ihtiyaçları belirleme noktasında bir bakış geliştirilmelidir. Öncelikle insan hayatında kolektivitenin tükenmesi iyi bir şey değildir ve toplumlarda arızalara sebep olmaktadır. Durkheim’ın da isabetle belirttiği üzere bu kopuşlar bağları zayıflatıp anomiyi artırırlar ki, onun intihar üzerine analizlerine bu bağlamda bakmak gerekir. Dolayısıyla aile bağları ve toplumsal bağlar bunun için önemlidir.

“Birey” özünde teknik anlamıyla toplumda yalıtık hale gelmiş, atomize olmuş bir insan varoluşunu tanımlamaktadır ki, modernliğin de temel taşıdır. Elbette bir insanın irade etmesi, eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi ve sonuçlarına katlanması önemli ve gereklidir. Fakat bu irade yükümlülük ve sonuçlarına katlanma zaten dinin Allah-insan ve tabiatla kurmaya çalıştığı ilişkide içerilmektedir. Kelam kitapları bu tartışmaları yapar.

Fakat birey artık eskisi gibi Tanrı’ya karşı yükümlü bir varlık görülmez. Bu bağ zayıfladığı için insanın insan ve tabiatla ilişkisi de bu irade, yükümlülük ve bağdan uzaklaşmaktadır. Doğrusu “Tanrı”yı paranteze aldığınızda insanı da konumlandırmakta zorlanıyorsunuz. Bunun için insanın kendisini Tanrı’dan otonom olarak kurması, bugün gelinen noktada iyi sonuçlar üretmemiştir.