Hemen peşinen söylemek gerekir ki, dinin asıl işlevi yabancılaşmanın aşılması yönündedir. Zira sadece fenomenal dünyanın değil, insanı kuşatan ve insanın direkt etki alanında olduğu gaybi hakikate dair bilgi vermesi söz konusudur. Tam da bu sebeple insanı kendi gerçekliğiyle karşı karşıya getirmektedir.
Karl Marx her ne kadar “din halkların afyonudur” diyerek dinin pratikte şeyleştirici, yabancılaştırıcı ve nihayetinde gerçekliği saptırarak yanlış bilinç oluşturucu bir olgu olarak görse de esasen o da dinin asıl işlevinin bu yabancılaşması aşmak olduğu kanaatindedir bana göre. Çünkü “dinin afyon olduğu” sözünden önce “din kalpsiz bir dünyanın kalbi, vicdansız bir dünyanın vicdanıdır” ifadesi bunu anlatmaktadır.
Gerçekten Marx’ın dediği gibi din yabancılaştırır mı? Bazıları bu soruya cevap verirken bazı dinleri (ya da herkes kendi dinini) istisna kılarak cevap veriyor. Benim bu soruya cevabım iki boyutludur. Birincisi, dinin temel işlevi insanı hakikat ve gerçeklikle karşı karşıya getirmektedir. Dolayısıyla dinin temel işlevi insanın yabancılaşmasının önüne geçmektir. Fakat pratikte varolan farklı din anlayışları ve dini söylemler yanlış bilinç oluşturarak bir yabancılaşma yaratabilirler.
Marx’ın şeyleştirme, yabancılaştırma analizinde emek ve sömürü iki ana kavram olarak merkezde durmaktadır. Ona göre insan emeğinin alınır satılır bir meta haline gelmesi ve bu yolla emeğin sömürülerek üründeki artı değere sermayeye aktarılması insanın yabancılaşması sürecine atıfta bulunmaktadır. Bu sürece hukuk, sanat, din gibi üst yapı kurumları “yanlış bilinç” yaratarak ve gerçekliği saptırarak katkıda bulunmaktadır. Özelde din ise “kader”, “Allah’ın takdiri” söylemiyle bu yabancılaşma ve sömürüye katkıda bulunmaktadır Ona göre. Marx’ın “bir insan Tanrı’ya ne kadar çok şey verirse, kendisine o kadar az şey kalır” sözü de bu içeriklere atıfta bulunmaktadır.
Aslında Tanrı-insan ilişkisinde insanı Tanrı karşısında tamamen pasifleştiren anlayış -ki Ortaçağ boyunca hakimdir- son kertede insanı da kendisine yabancılaştırmış olmaktadır. Dikkat edilirse Tanrı ve insan’ın kendi konumlarından oynatıldığı bir anlayışta kesinlikle bir yabancılaşma da meydana gelmektedir. Meselâ; modernlik de insanı Tanrı’nın yerine ikame ederek bir başka yabancılaşma yaratmıştır.
Bu arada Marx’ın daha çok emek ve sömürü üzerinden analiz ettiği yabancılaşma ve metalaşma tarih boyunca izlerinin sürülmesi gereken olgulardır. Marx özel mülkiyetle birlikte bu sömürünün kendi dönemine kadar gelişimini analiz eder. Fakat müslüman toplumlarda bugün de hala emek ve yabancılaşma meselesi hala ciddi olarak tartışılmış değildir. Halbuki sömürgeleşmeyi oldukça derinden yaşamış olan bu müslüman toplumlardır.
Tarih boyunca peygamberler üzerinden Tanrı’nın ana mesajı Tevhid olup amacı toplumları tıkandıkları yerden açmaktır. Donuklaşmış, statükolaşmış, belirli sınıfsallıklar yaratarak sömürüyü derinleştirmiş bu toplumlarda peygamberler yeni bir sorgulama önererek hakikate dikkat çekerler. İnsanı kendi hakikatleri ile buluşturmak üzere çok farklı alanlardaki pratikleri eleştirirler.
Bugün de müslümanlar sahip oldukları din anlayışı, söylemleri ve pratiklerinin peygamberi bir misyonla sorgulamasını yapmaları gerekir. Bir kere herkesin hakikati mutlak elde etmiş edasıyla eleştirilerini başkalarının Müslümanlığına yöneltmeden kendisini sorgulaması ilk adım olmalıdır. Yoksa kişi kendisini son derece dindar zannederken, Tanrı’ya ve kendisine karşı bir yabancılaşmaya maruz kalabilir.