İnsanlık tarihine bakıldığında şayet bir metateori üzerinden okuma yapılacaksa, bunun İslami literatürde temel kavramları “Hak” ve “Batıl” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bütün peygamberler “hak”ikati insanlara bildirmek üzere tarihe girmişlerdir. Hakikat en temelde Tanrı, evren, insan ve eşyanın tabiatı, mahiyeti ve gerçekliğini ifade etmektedir. Bu bağlamda “hakikat”e dair bir söylem, sözgelimi eşya ile onun tabiatı arasında bir örtüşme olduğu iddiasındadır.

İnsanlık tarihini dikkatli bir şekilde gözden geçirdiğimizde tarihin bu metateori etrafında devri dalgalı bir seyir izlediğini söyleyebiliriz. Buna göre peygamberler toplumlara “hakikat”i anlatmaya çalışırlar fakat batıl da insanlar arasında bir şekilde yaşamaya devam eder.

Burada “hak”ikatin insandan bağımsız ve onun dışındaki bir varoluşa tekabül ettiğini belirtmeliyiz. Nitekim Tanrı tek mutlak hakikat olup, aslında kutsal kitap ve peygamberler aracılığıyla bu hakikati insanlara bildirmektedir. Bu bağlamda hakikat, insanın dışında ve “Tanrı’dan insana” doğru bir nitelik taşımaktadır. Bir başka değişle tabiri caizse hakikat “objektif” olup insana bağlı değildir.

Fakat “Hak”ikatin insan tarafından bütünüyle kapsanması ve kavranması mümkün değildir. Tam da bu sebeple insan “Hak”ikate dair sürekli bir arayış ve anlama peşindedir. Esasen insanlara peygamberler aracılığıyla din ve kutsal kitabın gönderiliş sebebi; bu “hak”ikate (Tanrı, âhiret, insan, evren, anlam vb.) dair bilgi vermesidir. İnsanın kendi boyutlarını aşan (müteal) bu tür bilgiler ancak din tarafından “Tanrı’dan” bildirilmektedir.

Diğer yandan insanın içinde yaşadığı evren ve kendisi ile ilgili tabii, fizik ve sosyal bilimler kanalıyla ürettiği bilgiler vardır. Bunlar insan ve eşyanın mahiyetine, gerçekliğe uygunluğu oranında bir karşılık bulurlar. Esasen bu alanlardaki varlık ve ona dair bilgilerin de kaynağı Tanrı’dır. Tam da bu sebeple her türlü varlık ve bilginin kaynağı Tanrı olarak görülür. Dolayısıyla kısaca “Tanrı’dan” dediğimiz şey, Tanrı merkezli bir perspektifi yansıtmaktadır.

İnsanlık tarihinde bu bağlamda “insandan Tanrı’ya” doğru geliştirilmiş rotaları ve metateorik okumaları görmekteyiz. Esasen hiçbir insan ve toplum dinden bigane kalmamıştır. Fakat insan bir başka hakikat söylemi ile ortaya çıktığında artık merkez olarak kendisini görmektedir. Bir başka deyişle, Tanrı yerine kendisini merkeze almaktadır. Bugün de dahil olmak üzere tüm insanlık tarihi bu iki perspektif arasında bir geliş gidişin özeti olarak görünmektedir. Peygamberler bu anlamda tarihe açılmak istenen parantezleri tekrar düzeltme yoluna gitmişlerdir.

Modernlikle birlikte bu parantez çok kuvvetli bir şekilde açılmış görünmektedir. İnsanın Tanrı karşısında iradesizliği ve pasifliğine de bir cevap olarak modernlik insandan Tanrı’ya doğru olan rotayı belirginleştirmiştir. Bunun felsefi düzlemde Descartes ve Kant ile açılıp belirginleştirildiğini görmekteyiz.

İnsan böylece dünyayı, eşyayı ve hatta varlıkları yeniden tanımlayıp değiştirecek bir yola girmiş ve burada meşruiyet ve başlangıç noktası olarak insanı seçmişti. Bu cüretin ardından modernlik krizi başgöstermiş ve bugün gelinen noktada ise postmodernlikle birlikte insan öznenin görelilik ve sübjektifliği üzerinden kriz derinleşmeye başlamıştır. Bu kriz ise özellikle hakikat üzerine konuşmayı geçiştirmektedir.

İnsan(lığ)ın bugün “hakikat nedir?” sorusunu yeniden sormaya ve cevap vermeye acil ihtiyacı vardır. Gündelik hayatın bütün sorunları esasen bu krizden üre(tilmek)tedir. Dünyanın yeni paradigma arayışı bu sebeple hızlanmıştır.