Felsefe ya da düşünce söz konusu olduğunda eşyayı okuma bakımından iki temel bakış açısı birbirinden ayırt edilir. Bunlar idealizm ile materyalizmdir. İdealizm gerçekliği ideada başlatıp, onun karşılıklarını dış dünyada ve materyalde aramaktadır. Materyalizm ise maddeyi esas alarak zihnin ve ideanın buna göre belirlendiğini iddia eder kısaca.
Hegel “idealist” bir filozof olarak ortada iken ilk önce düşüncelerine Hegelci olarak başlayan Marx ve Feuerbach daha sonra Hegel eleştirisi ile materyalist bir okuma yaparlar. Bunun sonucu olarak Feuerbach’a göre Tanrı insanı değil, insan Tanrı’yı yaratmıştır. Yani Feuerbach açısından Tanrı insan zihninin bir ürünü ve yanılsamasıdır.
Marx da Hegel’in dünyayı başaşağı çevirdiğini iddia ederken, gerçeklik için yeniden materyale doğru gözlerini çevirir; insan ve dünyayı yeniden okur. Başlıktaki ifade Frederic Vandenberghe’nin “Alman Sosyolojisinin Felsefi Tarihi” isimli kitabında Marx’ın Hegel’e yönelik eleştirisidir. Ona göre Hegel kavramı gerçeklik saymaktadır.
Vendenberghe Marx’ın Hegel’in kavram fetişizmine saldırırken söylediği şu sözleri alıntılar: “Onun beyninin icadı olan şeyler cismani biçim alır, (Hegel) zihninde elle tutulup dokunulabilir hayaletlerden bir dünya taşımaktadır.” Marx’a göre Hegel, “felsefenin spekülasyonunun bulutlu gökyüzünden insani acıların derinliğine indirilmesi gerektiğini görmek yerine yabancılaşmayı ve sefaleti tinselleştirdi.” (Bkz. Frederic Vandenberghe, “Alman Sosyolojisinin Felsefi Tarihi”, İstanbul, Ayrıntı Yay., s. 65-66)
Bu okumalar sırasında aklımda olan bir tartışma yeniden zihnimde alevlendi. Müslümanlar oldukça zengin bir kavram setine sahipken, acaba bu kavramlar yeryüzündeki insanların acıları ile buluşmakta mıdır? Yoksa “idea”da var olan bu kavramlar salt nominal kalıp insanların acı ve sefaletlerini tinselleştirmekte midir? Bu problemi şöyle de dile getirebiliriz; “acaba kavram ve hayat birbirleriyle mutabakat sağlıyor mu?” ya da “kavramların hayatta bir karşılığı var mı?” ya da “kavramlar güncel olarak hayatı ne kadar içermektedirler?”
Materyalist okumalar müslümanların çok ilgi göstermedikleri bir alana tekabül etmektedir. Elbette bir müslüman her şeyin temelini madde olarak görmez. Materyalist bakış açılarının temel iddiası insanı kuşatan maddi yaşam koşullarının zihnini koşullandırdığıdır. Aslında insanı kuşatan maddi yaşam koşullarının insan zihni ve bilincine yönelik mutlaka etkileri vardır. Marksist analizlerde bizim anlamamız gereken şey, yaşanan hayat ve onun koşullarına gözlerin çevrilmesidir.
Müslümanların özellikle modern dünya ile birkaç yüzyıldır devam eden ilişkilerinde ciddi savrulmalara uğradığı bir gerçektir. Müslümanların dünyaya karşı gösterdikleri dirençte kavramların önemli bir yeri vardır. Fakat giderek kavramı gerçeklik sayan bir boyuta geçmiş görünmektedirler. Her gelişen olayda kavramlarını birer “idea”olarak sunmakta fakat hayatın hangi koşullarla insanı biçimlendirdiği üzerinde durmamaktadırlar. Halbuki dünya ölçeğinde yaşanan serencama bakıldığında temel problem, bir yandan hayat ve kavramın link olarak birbirinden kopması diğer yandan kavramın içeriğinin hayatı karşılayamamasıdır. Dolayısıyla kavramlar insanların acılarını, sorunlarını içermemektedir.
Kur’an-ı Kerim’in paganizm olarak etiketlediği şey, insanların “Tanrı” yerine ikame edecekleri isim, kavram ve semboller üretmeleridir. Kur’an bu üretimlerin (isimlendirme ve kavramlar) dış dünyada bir gerçekliğinin olup olmadığının sorgulanmasını ister. Gerçekliği olmayan isim ve kavramları “kuru bir isimlendirme” olarak adlandırır. Müslümanlar ise gerçekliği kavramlara sıkıştırmayı bırakmalı ve “idea”yı hayat ile buluşturmalıdır. Kavram ve hayat birbirinden beslenerek gelişir.