İslam dünyasının önde gelen entelektüellerinden Raşid Gannuşi’nin ağır hasta olduğu haberi geldi. Allah inşaallah şifa versin. Giderek azalan müslüman düşünürlerden birisi olan Gannuşi ile İstanbul’da bir program dolayısıyla görüşmüş ve sohbet etmiştik. Daha sonra dergimiz Yetkin Düşünce için bir söyleşi için sözleşmiştik. Fakat ilk önce sağlık sorunları ve daha sonra Tunus’ta tecziye edilmesi sebebiyle gerçekleştirememiştik.

Gannuşi’nin kendi bünyesinde topladığı iki önemli niteliğe atıfta bulunmalıyız. Öncelikle o, içinde yaşadığımız dönemin (modern zamanların) sorunlarının farkında olan, bunları tartışan ve olabildiğince özgürlükçü yaklaşımlarla bu sorunlara yaklaşan bir entelektüel idi. Türkçe’de Mana yayınları tarafından yayımlanan “kadın” ve “Laiklik ve Sivil Toplum” isimli eserlerinin incelenmesi bile bu durumu anlamak için yetecektir.

Aslında müslüman toplumların iki yumuşak karnı sayılabilecek konuyu tartışan bu kitapları, İslami bir paradigmayı oldukça özgürlükçü yaklaşımlar sunmaktadır. Öğrencilerimizle farklı zamanlarda yaptığımız okumalarda her ikisini de okutmuştum. Özellikle müslüman toplumlarda oldukça homojenize bir kamusal alan portresi çizilirken, Gannuşi’nin çoğulculuk konusundaki görüşleri bir açılım getirmekteydi.

Bu noktanın çok önemli olduğunu düşünmekteyim. Zira modern zamanlarda ve özellikle geçen yüzyılda tek tip bir Fransız kamusallığı uygulanmakta idi. Fransa’da hala geçerliliğini koruyan bu kamusallığın çoğulcu yaşama hala açılamadığını düşünmekteyim. “Fransa’da Laiklik” başlıklı yaptırdığım bir doktora tez çalışmasında bunu doğrulayacak oldukça fazla done var. Son zamanlarda Fransa başta olmak üzere Avrupa’da sorun olarak tartışılan göçmen meselesi ve müslümanların sayısının artışları ve ekonomik durum ile konu son derece yakında bağlantılı.

Aslında “kamusal alan” meselesi Türkiye’de tartışma yoğunluğunu kaybetmekle birlikte Batı’da farklı ülkelerde farklı düşünürlerin üzerine odaklandığı bir konu. Söz gelimi; yakınlarda vefat eden Jürgen Habermas’ın neredeyse bütün düşünce hayatını buna adadığını söyleyebiliriz. Yine John Rawls’ın çalışmaları da bu açıdan dikkate değer.

Fakat Gannuşi’nin bu konudaki önerilerinde dikkat çekmemiz gereken bir boyut var. Gannuşi hem islami bir paradigmadan hareket etmekte, hem müslümanların geçmişte yaşadıkları tarihsel tecrübelerden beslenmekte hem de Batı düşüncesinden yararlanarak “din”, “devlet”, “sivillik” kavramları çerçevesinde özgür kamusallık kurmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda müslüman toplumlarda yerleşik hale gelmiş fakat sorun çözemeyen kültürleri de aşmış görünmektedir. Hele Tunus özelinde düşünüldüğünde, Tunus tecrübesi dikkate alındığında gelecek vizyonu olan bir düşünür olarak görülmelidir.

Gannuşi’nin ikinci niteliği ise Nahda Hareketi’nin lideri olarak ülkesi için yaptığı mücadeledir ki, bu mücadelesinde halka zarar verecek icraatlardan sakındığı gibi özgürlük, adalet gibi temel kavramlardan taviz vermemiştir. Bu yönüyle hem teorisi ile pratiğinin tutarlılığına dikkat etmiş hem de ülkede çoğulculuğu savunmuştur. Darbe yönetimi ise Gannuşi’yi farklı zamanlarda cezalandırmış ve partisini etkisizleştirmeye çalışmıştır.

Postmodern çağın yoksullaştırıp, bütünlüğü kaybettirdiği bir zaman diliminde dünyaya ve insanlığa vukufiyetli bakışlar artık daha çok aranır olmuştur. Üstelik krizin giderek derinleştiği bir dünyada islami paradigmal bakışlara olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Müslüman toplumların içinde bulundukları durum da bu konudaki ihtiyacı acil kodlu olarak deşifre etmektedir. Gannuşi tam da böyle bir dünyada vukufiyetli bakışı ile tefekkür dünyasını zenginleştirmiştir.

Gannuşi’nin ilmi çizgisini takip edenlerin artması en büyük duamızdır.