Demokrasiyi yalnızca seçim günlerine sıkıştıran anlayış, aslında demokrasinin ruhunu da daraltmaktadır. Çağdaş demokrasiler, vatandaşların yalnızca oy kullandığı değil, siyasal hayatın her aşamasına aktif biçimde katıldığı sistemlerdir.

Bu noktada siyasi partilere görev düşmektedir. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan partiler, vatandaş ile devlet arasında köprü görevi gören kurumlardır. Nitekim Anayasa’nın 68. maddesinde de siyasi partiler “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak tanımlanmaktadır.

Ancak siyasal faaliyetlerin önemli bir bölümü seçim takvimine endekslenmiştir. Seçim yaklaşınca meydanlar doluyor, mahalle ziyaretleri artıyor, vaatler peş peşe sıralanıyor. Sandıklar kapandığında ise vatandaşın kapısını çalan siyasetçinin sayısı azalıyor.

Partilerin temel görevi sadece iktidara gelmek ya da iktidarda kalmak değildir. Aynı zamanda toplumu bilgilendirmek, siyasi şuur oluşturmak, vatandaşları karar alma süreçlerine dahil etmek ve geleceğin siyaset kadrolarını yetiştirmektir. Partiler, bireyin siyasi görüşünün şekillenmesinde önemli rol oynarken, halkın yönetime katılımını teşvik eden en güçlü kurumsal yapılardan biri olma özelliğini de taşımaktadır. Günümüz siyasetinde ise rekabet her zamankinden daha sert. Tıpkı ekonomik hayatta şirketlerin müşteri kazanmak için yarışması gibi, partiler de seçmenin desteğini elde etmek için yoğun bir mücadele yürütüyor. Bu yarışta öne çıkanlar ise yalnızca seçim dönemlerinde değil, yılın her günü vatandaşla temas kurabilen partiler oluyor. Çünkü güven, seçim meydanlarında birkaç haftada değil, uzun yıllara yayılan samimi iletişimle inşa ediliyor.

Eskiden partiler iletişim çalışmalarını kendi imkanlarıyla yürütürdü. Bugün ise profesyonel danışmanlar, kamuoyu araştırma şirketleri, reklam ajansları ve iletişim uzmanları siyasetin ayrılmaz parçaları haline geldi. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta var: En profesyonel kampanya bile vatandaşla kurulamayan samimi ilişkinin yerini tutamaz. Bu nedenle siyasi iletişim, propaganda ile karıştırılmamalıdır. Propaganda çoğu zaman tek yönlü bir anlatı sunarken, gerçek halkla ilişkiler karşılıklı iletişimi esas alır. Vatandaşı yalnızca dinleyen değil, aynı zamanda onu anlayan ve taleplerini karar süreçlerine taşıyan bir siyaset anlayışı demokratik kültürün gelişmesine katkı sağlar. Büyük mitingler, mahalle ziyaretleri, yüz yüze görüşmeler ve sivil toplumla kurulan ilişkiler ancak bu anlayışla anlam kazanabilir.

Yani siyasi partiler, çağdaş demokrasinin gerektirdiği özgürlükçü, katılımcı ve çoğulcu anlayışı yalnızca seçim dönemlerinde değil, her zaman yaşatmak zorundadır. Çünkü demokrasi sandıkta başlar ama sandıkta bitmez. Asıl mesele, vatandaşın sesinin seçimden seçime değil, her gün duyulabildiği bir siyasi iklim oluşturabilmektir.