Hiç zifiri bir karanlıkta aniden gözlerinize güçlü bir ışık tutulduğu oldu mu? İnsan ilk anda ne yapacağını bilemez; gözleri kamaşır, bocalatır, neye uğradığını şaşırır.

İşte sahabe-i kiram efendilerimiz de Cahiliye Devri’nin o kapkaranlık atmosferinde, Kur’an-ı Kerim’in o muazzam nuruyla bir anda karşılaştılar. Fakat o yüksek istidatları, sarsılmaz samimiyetleri ve elbette Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mucizevi terbiyesi sayesinde asla bocalamadılar, şaşırmadılar. Büyük bir aşk ve şevkle Allah’ın varlığını ve birliğini, Peygamber Efendimiz’in de O’nun kulu ve elçisi olduğunu kabul ettiler.

Üstelik bu kabul ediş sadece dilde kalmadı. Adeta hiçbir basamağı geçmeden; anaokulu, ilkokul, ortaokul veya lise eğitimi almadan, Efendimiz’in rahle-i tedrisatında bir anda en yüksek düzeyde bir eğitimden geçtiler. Bir nevi Asr-ı Saadet üniversitesinden doğrudan yüksek diplomasını alan mezunlar oldular. Nurlandılar, feyizlendiler ve adım attıkları her coğrafyaya o manevi tohumları saçtılar.

Şimdi dönüp günümüzdeki bazı ilahiyatçılara bakalım...

Senelerce ilkokuldan üniversiteye, yüksek lisanstan doktoraya kadar ömür tüketip doçent, profesör oluyorlar. Fakat aldıkları o eğitimlerin arasına bozuk felsefi akımların parmak izleri karıştığı için bir türlü tam bir teslimiyete ulaşamıyorlar. Öyle eksik, öyle şüpheyle malul bir bilgiye sahipler ki; Hazret-i Adem’in ilk insan oluşundan vesaire şüphe eder hale geliyorlar. İşlerine gelmeyen hadis-i şeriflere kolayca "uydurma" deyip geçebiliyorlar. İmam-ı Azam gibi İslam dehalarını, mezhep imamlarını küçümseme cüretinde bulunabiliyorlar. Ehl-i Sünnet çizgisinde temiz bir imana sahip, araştırmaya vakti olmayan samimi Müslümanların zihnine şüphe tohumları ekmekten çekinmiyorlar.

Oysa sahabe, hakikati birinci elden, bizzat kâinatın güneşi olan Peygamber Efendimiz’in mübarek ağzından öğrendi. Sahabeden Tâbiîn aldı, Tâbiîn’den Tebe-i Tâbiîn aldı... Din-i Mübin-i İslam’ın adabını, şeriatın hükümlerini, Kur’an ve hadisin özünü kaynağından, tertemiz emdiler.

Bugün bizim modern sistemlerde aldığımız İslami eğitimler, sahabenin aldığı o manevi terbiyenin yanında tabir yerindeyse ancak anaokulu seviyesindedir. Henüz yeni konuşmaya çalışan bir çocuğun yarım yamalak çıkardığı kelimeler gibidir bizim bilgimiz.

Hâl böyleyken, günümüzde kalkıp sahabe efendilerimize dil uzatmak ne büyük bir gaflettir!

Hatta "Bize sadece Kur’an yeter" diyerek Efendimiz’i devre dışı bırakmaya çalışanları görüyoruz. Dikkat edin; sünneti ve hadisi reddederek yola çıkanların nihayetinde vardığı yer, Kur’an’a da dil uzatmak oluyor. Örnekleri gözümüzün önünde; isim vermeye gerek yok, milletimiz onları zaten iyi tanıyor. Yıllarca "Bize Kur’an yeter" maskesiyle Peygamberimizi aradan çıkarmaya çalıştılar, bugün ise doğrudan Kur’an’ın ayetlerini sorguluyorlar.

Özetle; o darlık ve karanlık devirde canlarıyla, ruhlarıyla Kur’an’a ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlanan o yüce insanların makamına, bugünün felsefeyle zehirlenmiş akademisyenlerinin ulaşması mümkün değildir. Sahabe, kıyamete kadar İslam binasının sarsılmaz sütunudur.

Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi; sahabe-i kiram efendilerimiz sıradan bir nesil değil, İslam dininin sarsılmaz temel taşları ve hidayet rehberlerimizdir.

Onlar, vahyin canlı olarak nazil olduğu Asr-ı Saadet’te hakikati bizzat Sevgili Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek nefesinden emdiler. Din-i Mübin-i İslam; sahabenin o sarsılmaz sıdkı, ihlası ve fedakarlığı üzerine bina edilmiştir.

Sünnet-i Seniyye ise, Bediüzzaman’ın tabiriyle iki dünya saadetinin biricik anahtarıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’i devre dışı bırakarak "Bize sadece Kur'an yeter" iddiasıyla yola çıkanlar, aslında Sünnet-i Seniyye meşalesini söndürmek, sahabe hürmetini zedelemek ve böylece ümmeti Ehl-i Sünnet omurgasından koparmak istemektedirler. Fakat bilinmelidir ki, o hidayet meşalesi kulların hevesleriyle sönmez.

Son söz olarak deriz ki: Bizim anlayışımız da ilmi referansımız da sahabenin teslimiyeti, Ehl-i Sünnet ulemasının izzetli duruşudur. Bozuk akımların parmak izlerini taşıyan hiçbir şüpheli yaklaşım, sahabe-i kiramın Asr-ı Saadet’te diktiği o manevi sancak karşısında tutunamayacaktır. Dinin aslına, Resûl-i Ekrem’in sünnetine ve o sünneti bize ulaştıran sahabe efendilerimizin aziz hatırasına sımsıkı sarılmak her Müslümanın boynunun borcudur.