Bir tohum toprağın altında çürürken, dışarıdan bakan göze o sadece bir kayıptır. Oysa o çürüme, gövdenin ilk nefesidir. İnsanlığın en kadim yanılgısı da tam burada saklıdır: gözbebeğini bir anahtar deliğine hapsedip bütün odayı gördüğünü sanmak.
Kararlarımız, tepkilerimiz, toplumsal savruluşlarımız saniyelik bir nabız atışının darbesiyle şekilleniyor artık. Bireyler de kitleler de anlık bir hezimetin ağırlığı altında ezilirken zamanın bütünlüğünü unutuyor. Düşünce tarihinin sarsılmaz sütunlarından biri ise bu unutkanlığa tek bir cümleyle cevap verir: parça, tek başına bir yalandır; hakikat ancak bütündür.
Bir tablonun yalnızca bir santimetrekarelik karanlık köşesine bakıp o eseri kör bir kuyu sanmak eksiktir. Bir toplumsal vakayı anlık bir sarsıntı üzerinden okumak da aynı eksikliği taşır. Bir kırılma anına odaklanan göz için o olay mutlak bir yıkımdır; on yıl sonrasının ufkundan bakan göz içinse aynı olay, çürümüş bir dalın budanıp gövdenin asıl sağlığına kavuşmasıdır. Külli Nazar, olayı dar bir zamanın hücresinden çıkarıp geçmişin kökleri ve geleceğin filizleriyle birlikte okuma iradesidir. Bu iradeyi yitiren toplum, ilk rüzgârda devrilen köksüz bir kütüğe döner.
Geçtiğimiz günlerde TBMM Tören Salonu'nda İnebolu'ya ikinci İstiklal Madalyası takdim edilirken, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş kendi dedesinin hikayesini anlattı: yüz metreden yediği düşman kurşunuyla ölüme bırakılmış, geriden gelen bir sıhhiyenin nefesini fark etmesiyle hayata dönmüş bir binbaşı. O günün dar merceğinden bakan göz için bu bir kayıptı; bugünün ufkundan bakıldığında ise bir milletin köküne eklenen bir halkadır. Külli Nazar'ın sınandığı yer tam da burasıdır: aynı olay, bakışın mesafesine göre ya bir yıkım ya bir inşadır.
Devlet aklı bu iradeyi başka bir terazide taşır. Alınan yeni bir kararın ilk on dakikalık faturasıyla infial yaratan, "her şey bitti, zemin ayaklarımızın altından kayıyor" diyerek kendi toplumuna umutsuzluk zerk eden bir kitle vardır bir yanda. Bu kitlenin gördüğü an, gerçek anın yalnızca gölgesidir. Öte yanda, aynı saatlerde aynı kararın yıllar sonraki güvenliği nasıl tahkim edeceğini hesaplayıp haritadaki nirengi noktalarını sessizce yerinden oynatan, sessizliği bir eylem biçimi kılan o ağırbaşlı akıl nefes alır. Kurtulmuş'un aynı konuşmada elli yıllık bir sancıya işaret ederken kurduğu cümle bu ayrımı doğrular: bu yasa ne genel af ne kişisel aftır, yalnızca silahın bırakılıp örgütün feshini tescil eden bir kapanıştır. Biri gürültüdedir, öteki hesaptadır; ikisi de aynı ana bakar, ama farklı bir zamanda yaşar.
Bireysel hayatımız da bu terazinin dışında değildir. On dakikalık bir mesafe insanı kibre ve ani öfkeye mahkûm eder; yazılmaması gereken bir cevabı yazdırır, yıkılmaması gereken bir köprüyü yıktırır. Bir haftalık bir sınır ise geçici bir talihsizliği kalıcı bir karaktere dönüştürüp insanı umutsuzluk çukuruna çeker. Ne var ki bakış bir on yıla, bir asra uzadığında taşı yontan antik ustanın vakarı bedene sızar; orada günübirlik hezeyanlar barınamaz, atılan bir adımın hangi devasa mimarinin temel taşı olduğu görünür hale gelir. Parçanın acısı, bütünün şifasına dönüşür.
Türkiye'nin içinden geçtiği zorlu güzergâhlarda hem toplumsal sükuneti korumanın hem de diplomatik ağırlığı sürdürmenin tek yolu, olaylara bu bütüncül gözle bakabilmektir. Her küçük sarsıntı bir kıyamet değildir; her elli yıllık sancı kalıcı bir hezimet değildir. Bir ağacın yalnızca dökülen yaprağına bakıp köklerin öldüğüne hükmetmek, hakikate ihanettir; oysa toprağın altında, gövdenin ne olacağına daha şimdiden karar veren bir ağırlık vardır, adı ister kök olsun ister yerçekimi.
Kopan yaprakların ağıdını yakanlardan değil, o ağırlığı toprağın altında okuyanlardan olmak gerekir. Hakikat cümlenin yarısında aranmaz; tohum toprağın altındayken yargılanmaz. Hüküm vermek için bütünün tamamlanmasını bekleyecek o ağırbaşlı sabra sahip olanlar, tarihi yazanların ta kendileridir.