Bir zamanlar şehirlerde dolaşırken arabaların arka camlarında sıkça gördüğümüz bir cümle vardı: “Huzur İslam’da.” O günlerde bu ifadeyi biraz sloganvari bulurdum. Hatta içimden, “Huzur bir çıkartmada değil, yaşanan hayatta olur” diye geçirirdim. Çünkü gerçekten de huzur, bir cümlenin değil; bir inancın, bir ahlakın ve bir hayat tarzının neticesidir.
Yıllar geçti. Teknoloji hızla ilerledi, dünyanın her yerine birkaç saniyede ulaşabilir hale geldik. Bu gelişmelere rağmen insanın iç dünyasında büyüyen bir boşluk oluştu. Bugün geriye dönüp baktığımda, o basit cümleye eskisinden daha farklı bir anlam yüklediğimi fark ediyorum. Belki de mesele, huzurun İslam’da olup olmaması değildi. Asıl mesele, İslam’ın inşa ettiği huzur iklimini kaybetmiş olmamızdı.
Sosyal medya milyonlarca insanı birbirine bağladı; fakat kalpleri birbirinden uzaklaştırdığından insanlık yalnız dönemlerinden birini yaşıyor. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes görünür olmak istiyor ama kimse gerçekten tanınmıyor. Takipçi sayıları arttıkça dostluklar azalıyor, dijital kalabalıklar büyüdükçe insanın yalnızlığı derinleşiyor. Modern dünya bize konfor sundu ama kanaati öğretemedi diyorum.
Tüketim kültürü sürekli daha fazlasını istemeyi teşvik ediyor. Daha büyük ev, daha yeni araba, daha yüksek maaş, daha fazla beğeni, daha çok görünürlük… Fakat insanın arzuları büyüdükçe huzuru küçülüyor. Çünkü huzur sahip olmakla değil, sahip olduklarıyla barışabilmekle ilgilidir. İslam’ın insana teklif ettiği şey işte tam da bu. Sınırsız tüketim yerine kanaat, rekabet yerine kardeşlik, bencillik yerine paylaşma, öfke yerine merhamet, güç gösterisi yerine adalet.
Bugün birçok toplumsal problemimizin temelinde ekonomik yetersizlikten çok ahlaki aşınma bulunuyor. İnsanlar birbirine güvenmekte zorlanıyor. Oysa İslam medeniyetinin en büyük sermayesi güven duygusuydu. Bir insanın sözü senet kabul edilir, emanete ihanet en ağır kusurlardan sayılırdı. Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şey budur: Güven. Bir başka kaybımız ise anlam duygusudur.
Neden yaşayacağımızı bilmiyoruz. Kariyer planlarımız var ama hayat tasavvurumuz yok. Hedeflerimiz var ama istikamet kalmadı.
Peki o halde huzur gerçekten İslam’da mıydı?
Evet, çünkü İslam sadece bireyin Allah ile ilişkisini düzenleyen bir inanç sistemi değildir. Aynı zamanda aileyi, komşuluğu, ticareti, hukuku, merhameti ve adaleti şekillendiren bir medeniyet anlayışıdır. Huzur, bu ilkelerin hayata yansıdığı yerde ortaya çıkar. Ancak dürüst olmak gerekir ki, bugün kaybettiğimiz huzurun sebebi İslam’ın hayattan çekilmesi değil; bizim onu hayatın dışına itmemizdir.
Artık “Huzur İslam’da” yı arabaların camlarına değil hayatın merkezine yazabilmeliyiz. Huzur; adaletin olduğu yerde, kul hakkına riayet edildiği yerde, komşunun komşudan emin olduğu yerde, gencin geleceğe umutla baktığı yerde, zenginin fakiri gözettiği yerde, insanın Rabbini unutmadan yaşadığı yerde ortaya çıkar. Bugün sormamız gereken soru şudur: “Huzur hâlâ İslam’da dururken, biz ona ne kadar yakınız?”