Ankara, bu hafta yalnızca bir başkent değil; diplomasinin nabzının attığı küresel bir buluşma noktası olacak. NATO üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarıyla dışişleri ve savunma alanındaki üst düzey temsilcileri, güvenlik gündeminin giderek ağırlaştığı bir dönemde Türkiye'de bir araya gelecek. Savaşların farklı coğrafyalarda aynı anda sürdüğü, uluslararası sistemin yeni bir denge arayışına girdiği, ittifakların ve güç merkezlerinin yeniden şekillendiği böylesi bir zaman diliminde Ankara'nın ev sahipliği, yalnızca diplomatik bir takvim notu değil; Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını gösteren önemli bir işarettir.

Böyle dönemlerde gündelik tartışmaların ötesine geçebilmek için bazen tarihin sessiz sayfalarını aralamak gerekir. Çünkü bugün yeni sandığımız birçok mesele, aslında bu ülkenin hafızasında çoktan yerini almıştır. NATO'nun geleceği, ittifak ilişkilerinin sınırları, yabancı askerî varlık, millî güvenlik, egemenlik hakları, caydırıcılık ve dış politikada denge arayışı... İsimler değişmiş, şartlar farklılaşmış olabilir; fakat devletlerin yüzleştiği temel sorular büyük ölçüde aynı kalmıştır. Bu hafızanın en dikkat çekici duraklarından biri, 4 Ocak 1967 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaşandı. NATO, yabancı askerî üsler ve Türkiye'nin dış politika tercihleri üzerine yapılan hararetli tartışmalar sırasında söz alan Osman Bölükbaşı, teorik izahlara başvurmadan sade, fakat devlet tecrübesini yansıtacak derin bir cümle kurdu: "Testiyi kırmadan tokat vurmak lâzımdır." İlk bakışta Nasreddin Hoca nüktesini çağrıştırsa da satır aralarında asırların devlet tecrübesi gizli. Bir sorunu çözerken daha büyük bir sorun üretmemek... Devlet aklı, çoğu zaman en yüksek sesi çıkarmakta değil; en doğru zamanda, en doğru ölçüyle hareket edebilmekte kendini gösterir.

Aradan altmış yıla yakın zaman geçti. Dünya değişti. Bilinen savaşlar tarihe karıştı; yeni güç merkezleri ortaya çıktı. Siber güvenlikten yapay zekâya, uzay teknolojilerinden insansız sistemlere kadar güvenlik anlayışı baştan sona yeniden tanımlandı. Bugün devletlerin gücü yalnızca sahip oldukları ordularla ölçülmüyor; teknoloji üretme kapasitesi, ekonomik direnç, enerji güvenliği, sanayi altyapısı ve diplomatik etkinlik de en az askerî güç kadar belirleyici hâle geliyor. Türkiye bu büyük dönüşümün dışında kalmadı. Savunma sanayisinde ortaya konulan yerli ve millî üretim hamlesi, insansız hava sistemlerinden deniz platformlarına kadar uzanan yeni kabiliyetler ve savunma teknolojilerindeki atılımlar, ülkemizin sadece askerî kapasitesini değil, diplomatik hareket alanını da genişletti. Çünkü güçlü bir savunma altyapısı, sadece savaşabilme yeteneği değildir; aynı zamanda caydırıcılığın sağladığı barış zemininin en önemli teminatlarından biridir.

Ne var ki tarih, başka gerçeği de hatırlatır. Güç, tek başına yeterli değildir. Onu yönlendiren akıl yoksa üstünlük, kısa süre içinde yük hâline gelebilir. Teknoloji, stratejiyle; askerî kapasite, siyasal iradeyle; diplomasi ise millî menfaatle anlam kazanır. Bunlardan biri eksildiğinde geriye yalnızca kaba kuvvet ya da sonuçsuz diplomatik çabalar kalır. Bu yüzden devlet yönetimi, yalnızca güç inşa etme sanatı değil; o gücü nerede, ne zaman ve hangi ölçüyle kullanacağını bilme irfanıdır. Dış politika, anlık heyecanların değil; uzun vadeli muhasebenin alanıdır. Uluslararası ilişkilerde söylenen her söz, atılan her adım ve verilen her karar, yalnızca bugünün değil, henüz doğmamış nesillerin de kaderine dokunur. İşte bu sebeple Ankara'da gerçekleştirilecek görüşmelerin gündeminde kuşkusuz çok başlık yer alacak. Ancak “Asıl maharet, testiyi kırmadan tokat vurabilmektir.”