Bir geminin denizde beklemesi, yalnızca geciken bir sevkiyat değildir. Taşıdığı petrol başka bir ülkede üretimin devamını, gübre başka bir ülkede tarımsal üretimi, tüketim malları ise binlerce insanın günlük hayatını ilgilendirir. Denizde başlayan bir aksama, karada üretimden gıda fiyatlarına uzanan sonuçlar doğurur. Hürmüz Boğazı'nda yaşananlar, devletler arasındaki güç mücadelesinin dünya ekonomisinin temel ihtiyaçlarına nasıl yansıdığını gösteriyor.

Uluslararası Denizcilik Örgütünün 14 Ekim 2026 tarihli kayıtlarında, Hürmüz Boğazı ve Orta Doğu'daki denizcilik olaylarının sayısı 113'e, hayatını kaybeden denizcilerin sayısı 24'e ulaştı. Bu olaylar arasında 13 Ekim'de Hürmüz Boğazı'nda batan GFS Pride adlı konteyner gemisi de bulunuyor. Geminin 21 kişilik mürettebatı kurtarıldı. Ticari gemilere yönelik saldırıların tankerlerle sınırlı kalmaması, krizin uluslararası taşımacılık açısından taşıdığı riski daha da belirginleştiriyor.

Hürmüz'de bekleyen gemilerin tamamını aynı gerekçeyle açıklamak mümkün değil. Bazıları saldırı tehdidi nedeniyle hareket edemiyor, bazıları güvenli geçiş koşullarını bekliyor, bazıları ise ticari kararlar doğrultusunda seferini erteliyor. Güvenlik endişesiyle demirleyen bir gemiyle resmen alıkonulan bir gemi arasındaki farkı korumak gerekiyor. Ancak nedenleri farklı olsa da bu bekleyişler, uluslararası ticaretin öngörülebilirliğini zayıflatıyor.

İran'ın geçişler üzerindeki kontrolünü artırmaya yönelik adımları ve ticari gemilere yönelik saldırılar, deniz güvenliğini tehdit ediyor. ABD'nin İran'a uyguladığı deniz ablukası ise ekonomik ve stratejik baskıyı artırıyor. Bu politikaları hukuken aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Bununla birlikte, her iki tarafın adımları da uluslararası hukuk ve ortaya çıkardıkları sonuçlar bakımından incelenmelidir.

İran'ın kıyı devleti olarak egemenlik ve güvenlik hakları vardır. Türkiye'nin İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerindeki yetkileri de Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin belirlediği özel hukuki çerçeveye dayanır. Ancak iki boğazın hukuki rejimi aynı değildir. İran'ın meşru haklarını tanımak, uluslararası seyrüseferin güvenliğini ve geçiş haklarını da dikkate almayı gerektirir. Egemenlik, uluslararası yükümlülüklerden bağımsız ve sınırsız bir yetki anlamına gelmez.

Türkiye açısından asıl mesele, Hürmüz'de kimin üstünlük sağlayacağından önce, bu krizin ülkemizin ekonomik ve stratejik çıkarlarını nasıl etkilediğidir.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, nisan ayında yaptığı değerlendirmede Hürmüz'deki kesintilerin petrol ve doğal gazla sınırlı kalmadığını; petrokimya, gübre, tıbbi ürünler ve üretim altyapısını da etkilediğini vurguladı. Türkiye'nin enerji arzında boğaza doğrudan bağımlılığının sınırlı olduğunu, ancak uluslararası fiyatlar üzerinden dolaylı etkiler yaşadığını belirtti. Bu ayrım önemlidir. Türkiye'nin enerji tedarikinde görece avantajlı bir konumda bulunması, küresel ekonomik sarsıntılardan bütünüyle korunabileceği anlamına gelmez.

Ankara'nın önceliği, ülkemizi savaşın dışında tutarken krizin sona ermesine katkıda bulunmak, bölgesel istikrarı korumak ve ekonomik hareket alanını genişletmek olmalıdır. İran'ın güvenlik kaygılarını anlamak, ticari gemilere yönelik saldırıları görmezden gelmeyi gerektirmez. ABD'nin güvenlik gerekçelerini değerlendirmek de uyguladığı ablukayı hukuki sonuçlarından bağımsız ele almayı gerektirmez. Diplomatik denge, ilkeleri siyasi yakınlıklara göre değiştirmeden savunabilmektir.

Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları bakımından bir başka konu da ulaştırma ve enerji güzergâhlarının çeşitlendirilmesidir. Kalkınma Yolu ve Orta Koridor gibi projeler, Hürmüz'ün doğrudan alternatifi değildir. Ancak ticaret bağlantılarının çeşitlendirilmesine ve belirli güzergâhlara aşırı bağımlılığın azaltılmasına katkıda bulunabilir. Hürmüz krizi, bu projelerin önemini artırırken altyapı yatırımlarının zaman, finansman ve bölgesel iş birliği gerektirdiğini de hatırlatıyor.

Türkiye'nin bölgesel ağırlığı, yalnızca krizlerin sonuçlarını yönetme kapasitesiyle ölçülmez. Komşu ülkelerle iletişim kanallarını açık tutması, diplomatik çözüm arayışlarına katkıda bulunması ve ticaret yollarının güvenliği konusunda ortak bir zemin oluşturması da bu ağırlığın parçalarıdır. Ankara'nın çıkarı, çatışmanın genişlemesinde değil, gerilimin kalıcı biçimde azaltılmasındadır.

Hürmüz'deki aksamanın gübre sevkiyatına etkisi, meselenin insani boyutunu da ortaya koyuyor. Gübreye erişimin zorlaşması tarımsal üretim maliyetlerini artırabilir; bunun gıda fiyatlarına yansıması ise ülkelerin ekonomik koşullarına göre değişebilir. Petrolün fiyatı kısa sürede görünür hâle gelirken tarımsal üretimdeki aksamaların sonuçları daha uzun sürede ortaya çıkabilir. Bu nedenle krizi yalnızca enerji fiyatları üzerinden değerlendirmek, toplumların karşılaşabileceği maliyetin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur.

Devlet aklı, bugünkü güç dengesini hesaplarken yarının kırılganlıklarını da hesaba katmalıdır. Türkiye için bu, enerji tedarikini çeşitlendirmek, uluslararası ticaretteki konumunu güçlendirmek ve diplomatik hareket alanını korumak anlamına geliyor. İran'ın meşru haklarının tanınmasıyla uluslararası geçiş güvenliğinin savunulması arasında zorunlu bir çelişki yoktur. Aynı şekilde Türkiye'nin ulusal çıkarlarını koruması ile bölgesel barışa katkıda bulunması da birbirini dışlayan hedefler değildir.

Hürmüz'de bekleyen gemiler, dünya ekonomisinin birbirine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor. Bir boğazdaki gerilim, başka bir ülkede üretim maliyetine, bir başka ülkede gıda fiyatlarına dönüşebiliyor. Bu nedenle kalıcı çözüm, yalnızca gemilerin yeniden hareket etmesini sağlamakla sınırlı kalmamalı; güvenli geçişi, uluslararası hukuku ve diplomatik uzlaşmayı birlikte güvence altına almalıdır.

Türkiye'nin stratejik hedefi, başkalarının güç mücadelesinin sonuçlarına katlanmakla yetinmeyen; bölgesel barışa katkıda bulunan, ticaret bağlantılarını çeşitlendiren ve kendi ekonomik hareket alanını genişleten bir ülke olarak konumunu güçlendirmektir.