ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş tarihî ve mezhepsel ihtilafları öne çıkarmak stratejik açıdan doğru bir yaklaşım olmadığını belirten Yeditepe Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Ersan Ergür ile İran’ı konuştuk.

ABD–İsrail ittifakına karşı İran’ın mücadelesini nasıl görüyorsunuz? İran bundan sonraki süreçte ne yapabilir?

ABD-İsrail ile İran arasındaki çatışmayı iki devlet arasındaki klasik bir savaş olarak değerlendirmemek gerekir. Bu savaş esasında ABD destekli İsrail’in bölge ülkelerine karşı kurmak istediği askeri güç üstünlüğüne karşı İran’ın İslam coğrafyasında kazanmak istediği güç pozisyonunun karşı karşıya geldiği bir savaş olarak görmek gerekir. ABD ve İsrail bölgedeki güvenlik pozisyonlarını kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yapılandırmak isterken İran devrim sonrası kurduğu mezhepsel ideoloji ekseninde bir stratejik üstünlük kurarak ABD ve İsrail’i dengelemek istemektedir. Bu nedenle 12 gün savaşları sonrası İran’ın İsrail’e karşı üstünlük sağlayabilecek füze sistemlerine sahip olması bu savaşın tetikleyici rolünü oluşturmuştur.

İran’ın izlediği strateji gereği ABD ile doğrudan konvansiyonel bir savaşa girmekten hep kaçınmıştır. Bu savaşı genel olarak asimetrik güç unsurlarını kullanmak suretiyle sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu nedenle İran, bölgedeki müttefikleri ve nüfuz alanları üzerinden bir denge kurmaya çalışmaktadır. Yani İran, bölgedeki müttefikleri, vekil aktörleri ve nüfuz alanları üzerinden bu dengeyi kurmayı istemiştir. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki Şii merkezli yapılanmalar bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

UZUN VADELİ BİR YIPRATMA VE DENGE STRATEJİSİ

Bundan sonraki süreçte İran’ın üç temel strateji izleyebilir; Öncelikle şu anda yaptığı gibi füze ve savunma sistemlerini kullanmaya devam edebilir. Bunları yaparken elbette mevcut kapasitesini artıracak bir yapılanmayı devreye alarak daha güçlü hale gelmek. Ancak bunun için üçüncü ülkelerle askeri işbirliğine girmesi gerekmektedir. İkincisi, bölgedeki vekil unsurlarını devreye alarak ABD, İsrail ve bu ülkelere bir şekilde destek veren ülkeleri baskı altına almaya çalışabilir. Üçüncüsü ise Rusya ve Çin gibi küresel güçlerle ilişkilerini geliştirerek ABD’nin baskısını dengelemeye çalışabilir. Sonuç olarak İran, doğrudan büyük bir savaştan kaçınarak uzun vadeli bir yıpratma ve denge stratejisi izlemeye devam edecek gibi görünüyor. Ancak bu durum tamamen güç kapasitesi ile doğrudan ilişkili bir durum olarak karşımızda durmaktadır.

HAMANEY’İN ÖLDÜRÜLMESİ

Hamaney’in öldürülmesi İran’ı nasıl etkiledi?

Ali Hamaney’in ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırıda öldürülmesi, İran için sadece bir lider kaybı değil, aynı zamanda rejimin ideolojik merkezine yönelik doğrudan bir darbe anlamına geliyor. İran rejiminin merkezini oluşturan dini liderlik makamı devletin hem siyasi hem de dini meşruiyetinin varlık temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle Hamaney’in öldürülmesi toplumda büyük bir infiale neden olmuş, halk sokaklara dökülerek yas tutmak suretiyle üzüntüsünü belli etmiş ve resmi olarak ülkede 40 günlük yas ilan edilmiştir.

Ancak İran’ın siyasal yapısı sadece dini lidere bağlı değildir. 1979’daki devrim sonrası kurulan yapı, kriz durumlarında devletin devamlılığını sağlayacak kurumsal mekanizmaların hayata geçirilmesi şeklinde oluşturulmuştur. Bu yüzden kısa süreli bir şok yaşansa da İran rejiminin tamamen çökeceğini söylemek gerçekçi değildir. Hatta şunu söyleyebiliriz ki muhalif unsurların varlığına rağmen İran halkının birbirlerine kenetleyen bir yapının oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bu suikastın İran’ın dış politikasının daha da sertleşmesi sonucunu doğuracaktır. İran yönetimi bu olayı bir “şehadet” ve “dış saldırı” olarak tanımlayarak hem içeride hemde dışarıda toplumsal birlikteliği artırarak ABD ve İsrail’e karşı daha güçlü bir misilleme stratejisinin hayata geçirilmesini sağlayabilecektir. Kısacası Hamaney’in öldürülmesi İran’ı sarsmıştır; fakat bu durum İran rejimini dağıtmaktan ziyade daha sert, daha güvenlikçi ve daha intikamcı bir stratejik anlayışın ortaya çıkması yol ihtimalini taşımaktadır.

OYUN KURUCU BİR GÜÇ

Hep söylenen “Sırada Türkiye mi var?” sorusuna yaklaşımınız nedir? Türkiye’ye saldırmaya cesaret edebilirler mi?

İran gibi bölgesel ölçekte güçlü bir aktörün pasifleştirilmesi sonrasında “sırada Türkiye mi var?” sorusunun gündeme gelmesi elbette anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü Suriye’nin kuzeyinde olduğu gibi ABD ve İsrail’in çıkarlarını dengeleyebilecek güçlü bir Türkiye istenmemektedir. Bu tür stratejik hesaplar uluslararası güç mücadelelerinde her zaman mümkündür. Ancak bugün ortaya çıkan tablo geçmişten çok farklıdır. Türkiye son yıllarda savunma sanayii, askeri teknoloji ve operasyonel kapasite anlamında hatırı sayılır bir ilerleme kaydetmiştir. Kara, hava ve deniz kuvvetlerinde geliştirilen yeni nesil savunma sistemleri Türkiye’nin caydırıcılığını önemli ölçüde artırmıştır. Bu nedenle Türkiye artık kolay bir lokma değildir. Aksine bölgesel dengeleri etkileyen bir güçlü bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. İç siyasi tartışmalar bir tarafa bırakıldığında Türkiye’nin artan askeri kapasitesi, bölgede kontrolsüz güç kullanma eğilimi gösteren aktörlere karşı ciddi anlamda caydırıcı bir güç olacaktır.

Mersin’de denizi kirleten gemiye dev ceza
Mersin’de denizi kirleten gemiye dev ceza
İçeriği Görüntüle

Orta vadede Türkiye, sadece kendisini savunan bir ülke değil; aynı zamanda bölgede istikrarı sağlayabilecek ve İsrail’in saldırgan politikalarını dengeleyebilecek stratejik bir güç merkezi haline gelme potansiyeline sahiptir. Özellikle İsrail’in bölgede gerçekleştirdiği katliamların hesabını soran bir Türkiye’nin ortaya çıkacağını da öngörebiliriz. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Ancak bunun en temel şartı, iç siyasi çekişmeleri bir kenara bırakarak milli çıkarlar etrafında birlik ve beraberliği tesis edebilmek, ideolojik farklılıkları bir tarafa bırakıp ülke menfaatleri doğrultusunda birlikte hareket etmeyi başarmaktır. Türkiye bunu başarabildiği ölçüde bölgede sadece bir denge unsuru değil, aynı zamanda oyun kurucu bir güç haline gelecektir.

REJİM ETRAFINDA KENETLENME

İran’da rejim değişikliği mümkün mü?

İran’da rejim değişikliği kısa vadede kolay gerçekleşebilecek bir senaryo gibi durmamaktadır. Çünkü İran’daki siyasi sistem yalnızca bir hükümetten ibaret değildir; ideolojik, askeri ve kurumsal olarak oldukça güçlü bir devlet yapısına dayanmaktadır. Özellikle dini liderlik makamı, güvenlik bürokrasisi ve Devrim Muhafızları gibi kurumlar rejimin devamlılığını sağlayan temel unsurlar olarak güçlü pozisyonlarını korumaktadır. Her ne kadar bazı istihbari sızmaların olma ihtimali yüksek gibi olsa da bunun rejim değişikliğini tetikleyebilecek bir etkide olmadığını söyleyebiliriz.

Dış müdahale veya askeri baskı rejimi zayıflatabilir; ancak bu tür müdahaleler genellikle toplum içinde rejim etrafında bir kenetlenme oluşturabilecek bir etki oluşturabilir. Nitekim yer yer muhalif gösteriler ve dış kaynaklı muhalif yayınlar olmuş olsa da İran halkının bu anlamda kenetlendiğini gösteren görüntülere tanıklık etmekteyiz. Halk sokaklarda intikam yemini etmekte ve devletine sahip çıktığını haykırmaktadır. Kısacası İran gibi güçlü devlet geleneğine sahip ülkelerde oluşan bu dış baskı iç muhalefeti büyütmekten ziyade milliyetçi refleksleri güçlendirmektedir. Bu nedenle İran’da kısa vadede bir rejim değişikliğinden ziyade, sistem içinde bazı güç dengelerinin yeniden şekillenmesi daha olası görünmektedir. Ancak uzun vadede ekonomik baskılar, toplumsal beklentiler ve siyasi dönüşümler İran’ın yönetim yapısında kademeli değişimlere yol açabilir. Kısacası İran’da rejim değişikliği teorik olarak mümkün olsa da mevcut devlet yapısı ve güvenlik mekanizmaları dikkate alındığında bunun hızlı ve dış müdahale ile gerçekleşmesi oldukça zor bir ihtimaldir.

TÜRKİYE’NİN SINIR GÜVENLİĞİ VE TERÖR RİSKİ

İran’ın parçalanmaması Türkiye açısından neden önemli?

İran’ın parçalanması sadece İran’ın iç meselesi olarak değerlendirilemez; bu durum doğrudan bölgenin güvenlik dengelerini etkileyebilecek bir gelişme olur. Ortadoğu’da büyük devletlerin zayıflatılması ya da bölünmesi yeni istikrarsızlıkların çıkması anlamına gelir. Türkiye açısından bakıldığında İran’ın parçalanması, sınırların hemen ötesinde yeni kriz alanlarının ortaya çıkması ve bölgesel dengelerin daha da karmaşık hale gelmesi anlamına gelebilir. Özellikle Suriye’nin kuzeyi ile Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış olan PKK/YPG ve PJEK terör unsurlarının yeni bir alan bulması ve terör faaliyetlerini tetiklemesi riski ile karşı karşıya bırakabilir. Bu tür bir gelişme Suriye de elde edilen istikrar ortamını ve Irak ile oluşturulmak istenen kalkınma yolu projesini sekteye uğratabilir. Bu nedenle Türkiye açısından İran’ın parçalanması değil; istikrara katkı sağlayabilecek güçlü ve uyumlu bir İran varlığı gereklidir. Bu aynı zamanda Ortadoğu’nun sürekli kriz üreten bir coğrafya olmaktan çıkması için de önemli bir faktördür.

MEZHEPSEL AYRIŞMA YERİNE STRATEJİK AKIL

İran’la olan tarihî ve dinî ihtilaflarımızın bu süreçte gündeme getirilmesi ne kadar doğru? Suriye’deki yanlışlarına rağmen Siyonistlere karşı destek vermek gerekli mi?

Böylesi kritik dönemlerde tarihî ve mezhepsel ihtilafları öne çıkarmak stratejik açıdan doğru bir yaklaşım değildir. İslam dünyasının en büyük zafiyetlerinden biri, dış müdahaleler ve büyük krizler karşısında ortak bir hareket geliştirememeleridir. Bu nedenle tarih boyunca mezhep ve siyasi ayrışmalar maalesef emperyalist güçler tarafından kullanılmıştır. Elbette İran’ın özellikle Suriye meselesinde ciddi hataları ve eleştirilecek politikaları olmuştur. Bu gerçek inkâr edilemez. Ancak bugün mesele sadece İran’ın politikaları değildir; aynı zamanda bölgenin tamamını etkileyen daha büyük bir jeopolitik mücadelenin verilmiş olmasıdır. Bu nedenle meseleye mezhepsel ya da tarihî ihtilaflar üzerinden değil, bölgesel gerçeklikler ve stratejik akıl üzerinden bakmak gerekir. Bölgede İsrail’in kontrolsüz ve saldırgan politikalarının dengeye kavuşması sadece İran’ın değil, bütün bölge ülkelerinin güvenliği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ihtilaflı konuları kendi aramızda sonradan konuşarak çözümleyebiliriz. Ancak öncelikle bölgemizi tehdit eden bu emperyalist batı kuşatmasından kurtaracak ortak stratejilere yoğunlaşmalıyız.

ABD’NİN İŞİ KOLAY DEĞİL!

ABD bölgeyi nasıl dizayn etmek istiyor? ABD için her şey kolay mı?

ABD uzun yıllardır Ortadoğu’yu kendi küresel çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmaktadır. Özellikle enerji hatlarının kontrolü, İsrail’in güvenliğinin garanti altına alınması ve bölgede kendisine rakip olabilecek güçlü aktörlerin sınırlandırılmasına yönelik stratejiler geliştirmeye çalışmaktadır. İran saldırısı bunlardan biridir. Bu nedenle zaman zaman doğrudan askeri müdahalelerle, zaman zaman da bölgesel ittifaklar ve vekâlet savaşları üzerinden bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışmaktadır.

Ancak bütün bu stratejik hedeflere rağmen ABD için her şeyin kolay olduğunu söylemek mümkün değildir. Özellikle Gazze katliamlarına verdiği destek bölge ülkelerinde ABD karşıtlığı politikaların benimsenmesi yönünde bir etki oluşturduğunu söyleyebiliriz. Artık bu anlamda askeri müdahaleler bölge halkını ve dolayısı ile devletlerini komşuluk esasına dayalı bir strateji ihtiyacını açığa çıkarmıştır. Özellikle Türkiye’nin bu anlamda yürüttüğü diplomatik ilişkiler bölgesel bir farkındalık oluşturmaktadır.

STRATEJİK HEDEFLER VS. SAHADAKİ GERÇEKLİK

Nitekim son yıllarda bölgede ortaya çıkan yeni güç dengeleri, bazı bölge ülkelerinin askeri ve siyasi kapasitesinin artması ve küresel sistemde Rusya ile Çin gibi aktörlerin daha görünür hale gelmesi ABD’nin hareket alanını geçmişe kıyasla daha sınırlı hale getirmiştir. Sonuç itibari ile ABD bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek istese de Ortadoğu’nun gerçekliği ve değişen küresel dengeler nedeniyle bu sürecin ABD açısından sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçektir.

Kaynak: Haber Merkezi / Fatma Gülşen Koçak