Berber dükkânında iki ayna karşı karşıya durur. Biri duvarda yıllanmıştır. Çerçevesinin metal kaplaması köşelerden soyulmuş, altından ahşabın damarları çıkmıştır. Öteki ayna tam karşı duvardadır. Koltuğa oturan adam önce yüzünü görür, sonra ensesini, ardından ensesinin ensesini. Görüntüler cam koridorda küçülür; her yansımada ışığın bir kısmı kaybolur. En dipteki yüz daha karanlıktır. Öndeki yüz taranmış, tıraşlı, yakası ütülüdür. Usta makasını şıkırdatır, radyoda kısık bir türkü sürer, adam aynaya gülümser.
Carl Gustav Jung'un persona kavramı, insanın toplum içinde üstlendiği rolleri anlatır. Mesleğimiz, ailedeki yerimiz ve sorumluluklarımız gereği farklı yüzler taşırız. Bunlar başlı başına birer aldatmaca değildir. Sorun, taşıdığımız yüzün bütün kimliğimiz olduğuna inandığımızda başlar. Başkalarının beğendiği kişiye dönüşmeye çalışan insan, zamanla kendi sesini duymakta güçlük çekebilir. Alkış kesildiğinde geriye kimin kaldığını bilmek zorlaşır.
Devletlerin de kendilerini dünyaya anlattıkları bir dil vardır. Diplomasi, kelimelerin ölçüldüğü, ifadelerin dikkatle seçildiği, ortaklıkların belirli bir çerçevede kurulduğu alandır. Bu dilin ölçülü olması bir kusur değildir. Farklı ülkelerin kendi çıkarlarını korurken ortak hareket edebilmesi, çoğu zaman böyle bir dilin kurulmasına bağlıdır. Asıl mesele, kurulan cümlelerin hangi sonuçlara kapı açtığıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 16 Ekim'de Kamboçya ile ilişkilere dair yaptığı açıklama, bu açıdan üzerinde durmaya değer. Kamboçya'yı Güneydoğu Asya'da önemli bir ortak olarak nitelendirmesi ve ülkenin Gazze Barış Kurulu'na kurucu üye olarak katılmasını memnuniyetle karşılaması, Türkiye'nin diplomatik ilişkilerini farklı coğrafyalara taşıma iradesini gösteriyor. Açıklamada yer alan, iki ülkenin iş birliğiyle üç bini aşkın kişiye yardım ulaştırıldığı bilgisi de ilişkilerin insani boyutuna işaret ediyor.
Burada önemli olan, açıklamadaki ifadeleri tekrarlamak değil, taşıdıkları anlamı doğru okumaktır. Bir ülkenin başka bir coğrafyada ortaklık kurması, uluslararası ilişkiler bakımından önemlidir. Bu ilişkinin kalıcılığı ise yalnızca iyi niyet beyanlarıyla değil, zaman içinde ortaya çıkan sonuçlarla anlaşılır. Diplomatik yakınlaşmanın değeri, ortaklığın hangi alanlarda geliştiği ve insanların hayatına nasıl yansıdığı görüldükçe belirginleşir.
Gazze gibi ağır insani sorunların gündemde olduğu bir dönemde uluslararası iş birliğinin anlamı daha da büyür. Barış girişimlerinin başarıya ulaşması, farklı ülkelerin aynı kurulda yer almasından fazlasını gerektirir. Güvenliğin sağlanması, insani yardımın ihtiyaç sahiplerine ulaşması ve yeniden imar çalışmalarının ilerlemesi, siyasi iradenin sahada karşılık bulmasına bağlıdır. Bir masanın etrafında kaç ülkenin bulunduğu önemlidir; fakat o masada alınan kararların hayatlara ne kattığı da aynı ölçüde önem taşır.
Jung'un gölge kavramı, insanın kendinde görmek istemediği özellikleri anlamamıza yardımcı olur. Başkalarının kusurlarını fark etmek, kendi eksiklerimizi kabul etmekten daha kolaydır. Birinin gösterişini eleştirirken kendi beğenilme arzumuzu, başkasının kibirli tavrına tepki gösterirken kendi hüküm verme isteğimizi gözden kaçırabiliriz. Bu, her eleştirinin haksız olduğu anlamına gelmez. Yalnızca insanın başkaları hakkında verdiği hükümleri kendisinden bağımsız düşünemeyeceğini hatırlatır.
Aynı ayrımı kamusal hayatta da gözetmek gerekir. Söylenen söz ile ortaya çıkan sonucu birbirinden ayırmadan yapılan değerlendirmeler, gerçeği anlamamızı güçleştirir. Bir açıklamayı yalnızca üslubuna bakarak başarılı saymak da henüz gerçekleşmemiş sonuçları olmuş gibi anlatmak da aynı yanılgıya kapı aralar. Sözün değerini küçümsemeden, ona taşıyabileceğinden fazla anlam yüklememek gerekir.
İnsan kendi hayatında da benzer bir sınavdan geçer. Başkalarının gözünde nasıl göründüğünü düşünmek doğaldır. Fakat insan kendisini yalnızca başkalarının bakışından tanımaya başladığında kendi hayatıyla arasına mesafe koyar. Kusurlarını saklamak onları ortadan kaldırmaz; yalnızca yüzleşmeyi erteler. Kendini tanımak, insanın hem iyi taraflarını hem de değiştirmesi gereken özelliklerini aynı açıklıkla görebilmesidir.
Berber dükkânındaki adam koltuktan kalkar, ceketini giyer. Önce karşısındaki aynaya, sonra görüntülerin küçülerek kaybolduğu derinliğe bakar. Öndeki yüzle dipteki yüz birbirine yabancı değildir. Biri dışarıya gösterdiği, diğeri kendisinden saklayamadığı tarafıdır. Kapıyı açıp sokağa çıkar.
İnsan, başkalarının gözünde iyi görünmek isteyebilir. Devletler de kendilerini anlatırken ölçülü, güven veren ve tutarlı bir dil kurmak zorundadır. Ancak ne insanın ne de devletin itibarı yalnızca görünen yüzüyle kalıcı olur. Asıl değer, söylenen sözle yapılan iş arasındaki mesafeyi kapatabilmektir.