Yedi Başak
Diyanet Vakıf


Türkçe bilmeyen öğrenciler

Ülkemizin İngilizce eğitim veren bir üniversitesinin küçük mescidinde akşam namazını kılmaktayız. On kişilik bir cemaati ancak alabilecek kadar küçük mescitte namazı kıldıran imamın, aksanından yabancı olduğu anlaşılmaktadır. Namazın bitiminde dışarıda ayak üstü kelam ediyoruz. Görünüşünden öğrenci olduğu anlaşılan esmer, orta boylu, meraklı gözlere sahip olan gence, Türkçe nereli olduğunu soruyorum. Cevap vermekte tereddüt yaşayıp gecikince anlıyorum ki, Türkçe bilmiyor. 

Yabancı genç öğrenciyi merak ediyorum. Türkiye’de okuyor, Türkçe bilmiyor. İngilizce konuşuyoruz. Anlıyorum ki, Pakistan’dan gelmiş ve mühendislik okuyor. Mühendislik fakültesinin üçüncü sınıfında öğrenci olduğunu söylüyor. Ancak burada bir yanlışlık var. Üçüncü sınıfta okuduğuna göre, en az üç yıldır Türkiye’de bulunmaktadır. Ülkemizde kaldığı süre zarfında Türkiye’ye ait bir Türk Üniversitesinde okuyor, ancak bulunduğu ülkenin dilini bilmiyor.  İmam-ı Rabbanî, Muhammed İkbal, Mevdudi, Nedvi’nin isimlerini söyleyince merakla şaşkınlık arasında gözleri iyice açılıyor, seviniyor. Ortak kavramlar ve noktalar bulunmasından memnuniyet duyuyor. 

Türkiye’de İslâm ülkesi Pakistan’dan gelen bir öğrenci, üç yıldır kaldığı ülkemizde Türkçe’yi, dolayısıyla tarih, kültür ve medeniyetimizle ilgili hiçbir şeyi öğrenmeden mezun olup gidecek… Kalp ve zihin heybesi, medeniyetler kuran bu coğrafyadan hiçbir şey almadan memleketine dönecek. 

1830’dan beri yurt dışına öğrenci gönderiyoruz. Bunların büyük çoğunluğu kendi dili, kültürü, tarihi, geleneği ve medeniyetiyle hesaplaşarak/yabancılaşarak geri geliyor. Bir kısmı da Nurettin Topçu ve Necip Fazıl gibi, kendi köklerini ve özünü yurt dışında keşfedip ülkeye dönüyor. 

İki asırdan fazla bir zamandır yurt dışına lisans, yüksek lisans ve doktora yapmak için gönderilen öğrencilerin, bir kısmı hiç dönmedi, bir kısmı eğitimini bitiremeden döndü, bir kısmı da başarıyla bitirerek döndü. İyi bir rehberlik ve danışmanlık hizmeti yapıl(a)madığı için, giden öğrencilerin eğitimleri ve yaptıkları tezler yeterince sorgulanmadı, araştırılmadı. Özellikle doktora tez konuları, çoğunlukla gittikleri ülkelerdeki danışman hocalarının ‘ceberut’ oryantalist tavırları sebebiyle bize ait mevzulardan oluştu. 

Kimi istediği konuyu bitirmeye daha elverişli olsun diye, İslâm, Osmanlı ve Türkiye’yle ilgili mevzuları almayı tercih etti. Danışmanları da bir ‘oryantalist’ gibi, kendilerini, yani Batı’yı (Avrupa’yı) ve onunla ilgili konuları tez konusu olarak çalıştırtmadı. Yabancı danışman hocalara göre, Batı ‘Özne’ olduğu için çalışılamazdı. Dil, kültür, felsefe, toplum, inanç, tarih, eğitim ve hukuk açısından çalışılması gerekenler,  Doğu ve İslâm olmalıydı. Bundan dolayı onlar asla ‘Nesne’ olmayı kabul etmediler. Giden talebelerin dirayetli olanları ise, bilinçli ve cesurca hareket ederek, gittikleri ülkeden alabileceklerini maksimum seviyede elde ederek donanımlı bir şekilde geri döndü. 

Dil dışında eğitim amacıyla artık, stratejik ve gelişen sektör ve alanlar hariç, yurt dışına öğrenci gönderilmemelidir. Şu an için Türkiye, -belirli ve sınırlı alanların dışında- var olan eğitim kurumlarıyla (altı yıldan on yıla kadar süreyle) yurt dışına öğrenci göndermek zorunda ve durumunda değildir. Yabancı dil eğitimi için, yurt dışında bir veya bir buçuk yıllık bir süre yeterlidir. Ülkemizin kaynakları, artık büyük fayda elde edilmeyecek alanlar için harcanmamalıdır. 

Tersine yurt dışından gelen öğrenciler için Türkiye, çok elverişli bir imkana sahiptir. Son onlu yıllarda, hükümetler yurt dışından yabancı öğrenci kabulünü teşvik ediyor ve bu konuda çok ısrarlı ve gayretli çalışmalara destek oluyor. Ancak burada da bir sorun ortaya çıkıyor. Yurt dışından gelen öğrenciler için yeterince ve doğru rehberlik yapmak gerekmektedir. Türkiye’nin verdiği burslarla Afrika, Asya, Uzak Doğu, Balkanlar, Kafkasya, Türk Cumhuriyetleri ve Hint alt kıtasından gelen öğrenciler, ülkemizde üniversitelerde istihdam edilmektedir. Bu olumlu bir gelişmedir. Burada hassas olunacak bir husus, bu öğrencilere önce Türkçe’yi öğretmek ve sağlıklı danışmanlık/rehberlik hizmeti vermek gerekmektedir. 

Pakistan’dan gelen bir doktora öğrencisi, dersimi aldığında hazırlayacağı seminer, makale ve ödevi İngilizce olarak vermek istediğini söylediğinde sebebini sordum. Türkçe iyi yazamadığını söyledi. Elbette ki, makale ve ödevini İngilizce olarak vermesini kabul etmedim. Bildiği kadarıyla Türkçe yazması gerektiğini ona hatırlattım. Ancak yabancı öğrenci, bazı hocaların İngilizce kabul ettiklerini söylemeyi de ihmal etmedi. 

Öğretim üyelerinin bu konuda hassas ve tavizsiz olmaları gerekmektedir. Onlara yardımcı olmak güzel, erdemli bir davranıştır elbette. Ancak onların iyiliği ve ülkemizin yüksek çıkarlarını düşündüğümüzde, Türkçe’nin önemi bir kat daha öne çıkmaktadır. Bu düşünceler, milliyetçi ve ırkçı bakış açısıyla ifade edilen fikirler olarak değerlendirilmemelidir. Nitekim konunun önemi ve hassasiyeti böyle bir yazıyı yazmayı zorunlu kılmıştır.

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement