G.Kıbrıs, “KÜÇÜK İSRAİL” olma yolunda hızla ilerliyor. Tehlike çanları, kulakları sağır ediyor adeta. Öyle ki İran’ın düşen füzeleri sonrasında, İsraillilerin G. Kıbrıs’a AKIN ETTİĞİNİ çoğumuz takip etik. Sonucunda da binlerce İsrailli aile, Nicos Christodulides’in teşviki ile Larnaka ve Limasol’a yerleşti. Rumlar sattıkları topraklarından ayrılırken, şehirlerin stratejik arazileri ve kritik limanlarının ise İsrail kontrolüne geçtiği artık bir gerçek. Fakat öylesine gözleri dönmüş olacak ki, Hürmüz Boğazı sorunu nedeniyle tüm dünyayı kasıp kavuran fiyat artışları dahi İsrail’i durduramadı. Zira “terk edilmiş” gerekçesi ile Rum köylerini satın almaya başlamaları, normal görülemezdi. Kısacası Ada güneyinin herkesin gözleri önünde el değiştirmesi, durumun idrakinde olan insanların paniğe kapılmasını sağladı. Keza işin farkında olan bir kısım Rum medyası ve siyasetçilerin; “İKİNCİ FİLİSTİN OLMA TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ!” itirafları hiç boşuna değildi. Tabi buna karşın İsrail Büyükelçisinin “Kıbrıs bizim ikinci evimiz” sözleriyle, aba altından sopa göstermesi de fazlasıyla manidar seyretti.
Yani G. Kıbrıs’da şu sıralar, “gelecekte Rum egemenliği fiilen sona erecek” endişesi hâkim diyebiliriz. Haksızda değiller aslında. Çünkü yaşadıklarının klasik bir “SESSİZ İŞGAL” hüviyeti taşıdığı net. Zaten önce para ile toprak alınması, sonra demografinin değiştirilmesi, akabinde de siyasi hâkimiyetin ele geçirilmesi taktiklerine tarihten çoğumuz aşinayız. Lakin böyle devam ederse, KKTC’nin yeni komşusunun İsrail olması muhtemel. Peki, “Rum Yönetimi neden bir şeyler yapmıyor” derseniz? Cevabı basit hattı zatında. Bu da Rumların “SARI ÖKÜZ”ü çoktan İsrail’e teslim etmesinden kaynaklanıyor. Nitekim İsrail’in GKRY ve Yunanistan’a yönelik bir takım VAAT ve KORKUTMA yöntemleriyle (sizi zengin edeceğiz, Türkler size saldıracak…), Adalar Denizi ile Akdeniz’de cirit atmasına müsaade etmelerinin, özü itibarıyla bu hikâyeyi çağrıştırdığını inkâr edemeyiz.
Oysa Türkiye, GKRY ve Yunanistan’ın tarihte yaptıklarını bir yana bırakarak, on yıllardır Kıbrıs meselesinde olduğu gibi Adalar konusunda da hep DİYALOG YOLUNU tercih etmişti. Barış ikliminin bozulmaması adına, buralardan bize yapılan düşmana tavırlara bile SINIRLI MÜTEKABİLİYET sergilemişti. Üstelik bölgemizdeki zenginliklerin EŞİT PAYLAŞIMI noktasında defalarca görüşmeler gerçekleştirmiş, BM’de de bunu dile getirerek çıkar yol aramıştı. Hatta “Milli Güvenliğimize kast edilmezse, Türkler kesinlikle saldırmaz” teziyle, sağduyulu mesajlar da vermiştik. Ancak gelin görün ki GKRY ve Yunanistan her şeye rağmen İsrail’den yana durarak, Siyonistlerin MAYIN EŞEĞİ olma yoluna gitti maalesef. Dahası Yunanistan’ın Adalar Denizindeki Yetki Alanını, 12 Mil’e çıkarmaya hazırlanması bunu bariz ispatladı.
İşte tamda bu bağlamda Devletimizin yaptığı karşı çalışma, gündeme bomba gibi düştü. Şimdi her yerde Meclis ’de kısa süre içinde yasalaşması beklenen, “MAVİ VATAN KANUNU” konuşuluyor. Kaldı ki “en iyi savunma ataktır” doktrinini andıran bu düzenlemeyle, Deniz Yetki Alanını Akdeniz’de 12, Adalar Denizinde de 6 Mil’e çıkartmamızın; “buralarda petrol ve doğalgazı sadece biz çıkartır, biz ruhsatlandırırız” ve “egemenliği anlaşmalarla devredilmemiş 152 grup ada ve kayalıklar da, hak sahibiyiz” manası taşıdığı aşikâr. Anlayacağınız Yunanistan’ın İsrail’i adalara taşıdığı ve denizlerimizin sıfır noktasında Türkiye’ye karşı ortak cephe kurduğu bir dönemde, Devletimizin güçlü bir iddia ile hamlesini yaptığı şüphesiz. Artık geriş dönüş de yok. Zira bunu onlar istedi. Neticede Türkiye’yi çevrelemek, haklarından mahrum kılmak ve zamanı gelince de saldırmak için, birilerinin maşası olmanın bir bedeli mevcut. O yüzden korkmak yok. Karamsarlık ise asla… Devletimiz yeni küresel düzende, bölgemizden start verilen planlı HARİTAYI DEĞİŞTİRMEK için hazırlık yapıyor sadece. Bırakın gerisini de onlar düşünsün…