Konuşmanın adabına ve susmaya dair sınırları belirleyici kadim tavsiyelerle karşılaşıyoruz malum. Hatta konuşmak ya da susmakla ilgili olmasa da sözü iktisatlı kullanmaya dair dolaylı tavsiyeler, tecrübeler, dilin kemiği olmadığını hatırlatan tecrübeler hemen her gün bizimle.
Öyle; çünkü insan kelimeleri ya seslendirerek ya da işaret ederek iletişim kuran bir varlık. Kelamsız günü geçmiyor.
Anlaşmalar ya da anlaşmazlıklar kelimelerle mümkündür.
Kelimeler inşacı, besleyici, iyileştirici olabilirken; yıkıcı, yakıcı ve acıtıcı olabilir.
Sözün tesiri, kişinin konumuna göre. Mevkii sayesinde belli bir topluluk üzerinde mutlak güce sahip kişinden çıkan sözün olumlu ve olumsuz tesirleri o güce eşdeğer. Topluluk ne kadar büyükse tesir alanı o kadar genişler.
Konuşanın güç sahasına göre, kelime bazen cellat bazen de huzur müdafisidir.
Bazen sözlerden gül bahçeleri kurulur bazen de kıyıcı, parçalayıcı süreçler inşa edilir.
Bazen söz, başkasının bam telini titretir bazen de itibarını paçavraya çevirir.
Sözün, noktalanıncaya kadar nereye gideceğinin garantisi yoktur; ancak noktadan sonra belirsizlikler ortadan kalkar, dönüş yolu kapanır. Gittiği yer kötü ise artık geriye doğru telafiden söz edilemez, ileriye doğru telafi çabası ise genelde hiçbir şeyi eski hâline döndürmez. Gittiği yer güzelse ne mutlu…
Peygamberimizin (SAV) dil üzerine "Allah'a ve ahiret gününe imanı olan ya hayır söylesin veya sussun." (Buharî), "İnsanoğlunun başına gelen günahların ekserisilisanındandır." (Câmiü's-sağir), "Hikmet ondur. Dokuzu uzlette, diğeri sumt ve sükûttadır; yâni mâlâyâniden lisanını korumaktadır." (Câmiü's-sağir), "Çok söyleyenlerin hatası çok olur. Hatası çok olanların ise günahları çok olur, günahı çok olanlara da kıyamet gününde layık olan azaptır." (C. sağir) hadisleri meselenin büyüklüğünü anlamaya yetiyor. Aklı da teskin ediyor, kalbi de. Ancak insanoğlu gaflete meyilli, çabuk unutuyor. Hele ki konuşmaktayken, derdini-davasını anlatmaktayken…
Dil derdinin etkilerini ve bu derdin devamlılığını bilen âlim kişiler, susma ve konuşma dengesi hakkında ilâhi bilgiden yola çıkarak hatırlatma yapmışlardır.
Gazali, “Fazla ve lüzumsuz konuşmama”yı, aklı çoğaltan dört unsurdan biri saymıştır.
Anlaşılıyor ki konuşmak ve susmak, ihtiyaca göredir ve bir denge üzeredir.
Gazali, İhyâu' Ulûmi'd-Din eserinde, konuşmanın ve susmanın yersiz olduğu ve kötü sonuçlara evrildiği meseleler üzerinde durmuştur. “Fenalığı görüp sükût edenler, ona ortak olurlar.” ile “Zalimlere dua, helal değildir.” cümleleri, konuşmanın ve susmanın kişiye, yere ve zamana göre ağırlığı olduğunu, yerini bulmayan sözün ve sükûtun kötülüğe hizmet edeceğini anlatır.
“Bir kimse, Allah'ın sevdiği bir söz söyler de o söz ile Allah-u Teâlâ'nın rızasınaulaşabileceğini zannetmez.
Hâlbuki Allah-u Teâlâ o hayırlı söz sebebiyle kıyamete kadar o kimseden razı olur.
Diğer bir kimse de Allah'ın gazabını mucip bir söz söyler, o sözün kendisini Allah'ın gazabına ulaştırabileceğini zannetmez.
Hâlbuki Allah-u Teâlâ o kimseye o kötü söz sebebiyle kıyamete kadar buğzeder.”(Tirmizî) hadisi, meseleyi anlamaya kâfidir.
Hakk katında kabul görmeyen niyet ve eylem, elbette hayatın içinde de olumlu bir sonuç vermez.
Niyeti güzel olanın bile zihin sürçmesi veya dil sürçmesi sebebiyle suyu bulandırdığında, durultmanın ne kadar zor bir iş olduğunu tecrübe edenlerimiz çoktur.
Niyetlerin ve sözlerin altında devamlı ikinci, üçüncü anlamın arandığı günümüzde, doğru verilerden eğri anlam çıkarılması veya bu duruma maruz kalınması, hayretlerimizi köreltecek kadar rastlanılır bir durum.
Sosyal ağlarda, iki-üç kelimeden onlarca-yüzlerce satır yorum çıkarılıp küçücük bir hatanın bile linç hükmüne dönüştüğüne bakılırsa konuşma ve susma dengesini ortadan kaldıran infialle muhatabız.
Çoklu iletişim ortamlarındaki sayısız değişkenle alt anlamların karmaşıklaştığını göz önüne alınırsa her sözü, mevcut değişkenlerle sınamadan, sağlamasını yapmadan dile getirmenin, yazmanın, paylaşmak on derece tehlikeli.
Bir kötülüğü ifade ederken insanlığın faydasına mı yoksa zararına mı olduğuna dair devamlı yeni bir sınama zorunluğuyla karşı karşıyayız. İyiliğin ifadesinde de aynı sınama süreci olmalı. İyiliği kişiselleştirmenin, benlikle ifade etmenin, bir kesime-kısıma veya bir harekete mal etmenin de sonuçları var.
Sözümüzü ifadeye büründüren; kalbimiz, zihnimiz ve her ikisine yönelik etkenlerdir. Herkesin sözü kendi kimliğinin bir yansımasıdır. Ancak sosyal ağlar da bu da tartışmalı. Başkalarının sözlerinden, düşüncelerinden, yorumlarından yırtma-yapıştırma metinler üretip “pazarlayanlar”ı çoğaltan “piyasa”da, sözün sahibi de artık görünenin ötesinde.
Yırtma-yapıştırma metinlerle piyasaya tutunanların kurgusal “algı”yla donanmış ikna gücü, hakikat taliplerini aşırı yoruyor ve bu yorgunluk sonucunda sosyal içerikli somut ve sanal mecralardan çekiliyorlar.
Bu demde, konuşma ve susma dengesi ile neyin-ne zaman konuşulup nerede-ne zaman susulacağı meselesine, muhataplık mecburiyetinin nerede başlayıp nerede bittiği sorunu ekleniyor.
Hakikatin talibi kılı kırk yaran inceliğiyle, piyasa uyaklı fason kalabalıkla mücadele edebilir mi?
Gafletle yüzleşen ve mücadelesini sürdüren kimse, sosyal ağların veya ortamların sahte kalemşörlerine veya söz hükümdarlarına ne kadar katlanabilir?
Bu çıkmazda biraz durup düşünmek lazım.
İlahî kelamın yol göstericiliğine bakarsak; dünyanın bütün şartlarına rağmen incelikte, hakikat talipliğinde ve denge arayışında ısrar etmek daima bir mecburiyettir.