Kıymetli okurlarım, bazen insan geçmişe dönüp baktığında yaşadığı şehrin, sokağını ve mahallesini değil, geride bıraktığı o günleri özlüyor. Eskiden hayatımız daha sade, insanlar daha samimi, sokaklar daha canlıydı. Bugün şehirler büyüdü, binalar yükseldi, teknoloji gelişti ama sanki insanın içindeki huzur giderek azaldı.

Çocukluğumun geçtiği o yılları hatırlıyorum. Sabah erkenden mahalledeki fırına giderdik. Fırının önünde sıcak ekmek almak için bekleyen komşularımız olurdu. Fırıncı mahalledeki herkesi tanırdı. Bazen parası eksik olan bir komşuya, "Sonra verirsin." der, ekmeği uzatırdı.

Öğleden sonra sokaklar çocuk sesleriyle şenlenirdi. Bir köşede misket oynayanlar, diğer tarafta ip atlayan kız çocukları, sokak ortasında top koşturanlar… Akşam ezanına doğru anneler pencerelerden çocuklarına seslenirdi. Bir evden yemek kokusu, diğerinden sobanın dumanı yükselirdi. Komşunun kapısı çalınır, bir tabak yemek, bir tas çorba komşudan komşuya giderdi.

O günlerde belki imkânlarımız sınırlıydı ama birbirimize ayıracak zamanımız vardı. Eve gelen bir misafirin oluşturduğu heyecan, akşam mahallede yapılan sohbetler… Bunlar hafızamızda silinmeyen hatıralar olarak kaldı.

Hatırlayın, eski mahallelerimizi… Sabahları kuş sesleriyle uyanırdık. Sokaklarda çocukların neşeli sesleri duyulurdu. Kapı önlerinde oturan komşular birbirleriyle sohbet eder, yoldan geçenler selam vermeden geçmezdi. Şimdilerde kuş seslerinin yerini korna sesleri, çocuk seslerinin yerini motor sesleri aldı.

Eskiden evlerimiz belki küçüktü ama gönüllerimiz genişti. Eşyalarımız azdı ama mutluluğumuz çoktu. Gösterişe değil, ihtiyaca önem verirdik. Bir bayramlık elbise, yeni bir ayakkabı, sofraya konulan güzel bir yemek bizi mutlu etmeye yeterdi. Şimdi evler büyüdü, arabalar yenilendi, telefonlar değişti, dolaplar doldu. Fakat insanın içindeki eksiklik bir türlü dolmadı.

Bugün modern hayatın en büyük hastalıklarından biri görünür olma isteği. İnsanlar yaşadıklarını yaşamaktan çok, başkalarına göstermeye çalışıyor. Yediğimiz yemeğin tadından önce fotoğrafını, gittiğimiz yerin güzelliğinden önce sosyal medyada nasıl görüneceğini düşünüyoruz. Mutluluğu yaşamak yerine sergilemeye başladık. Beğenilmek, takdir edilmek ve başkalarından üstün görünmek hayatın önemli bir parçası hâline geldi.

Eskiden insanlar birbirlerinin yüzüne bakardı, şimdilere ise başka ekranlara bakıyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar birbirlerine ayıracak zaman bulamıyor. Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz, görüyoruz ama fark etmiyoruz. Kalabalıklar içinde yaşıyoruz ama yalnızlaşıyoruz.

Elbette geçmişin de yoksulluğu, zorlukları ve imkânsızlıkları vardı. Eski hayatı kusursuz göstermek doğru değil. Bugünün teknolojisi, sağlık imkânları ve ulaşım kolaylıkları hayatımızı kolaylaştırdı. Ancak bütün bu gelişmelerin yanında kaybettiğimiz değerleri de görmezden gelemeyiz. Çünkü insan yalnızca daha iyi evlerde yaşamakla, daha pahalı araçlara binmekle ve daha çok tüketmekle mutlu olmuyor.

Bugün mutsuzluk, kaygı, yalnızlık ve ruhsal yorgunluk toplumun önemli meseleleri hâline geldi. İnsanlar sahip olduklarının kıymetini bilmek yerine sahip olamadıklarının peşinde koşuyor. Sürekli bir yarış, sürekli bir kıyaslama ve sürekli bir yetişme telaşı…

Eski hayatı özlemek, geçmişe geri dönmek istemek değildir. Özlediğimiz şey, o hayatın içindeki samimiyet, komşuluk, paylaşma, kanaatkârlık ve huzurdur. Modern şehirler inşa ettik ama mahalle kültürünü yaşatamadık. İletişim araçlarını çoğalttık ama gönülden gönüle iletişimi azalttık.

Bunca imkâna, teknolojiye ve konfora rağmen neden eskisi kadar mutlu değiliz?

Unutmayalım; hayatı güzelleştiren sahip olduğumuz eşyalar değil, paylaştığımız duygular ve kurduğumuz gönül bağlarıdır. Ve insan bazen bütün bu kalabalığın ortasında gözlerini kapatıp eski mahalle sabahına dönmek istiyor. Kuş seslerine, fırından yükselen ekmek kokusuna, komşunun içten selamına. Bir çocuğun sokakta yankılanan kahkahası, dünyanın bütün lükslerinden daha değerlidir.

Geçmişin güzel hatıralarını anlatıyoruz ama o hatıraları güzelleştiren değerleri gelecek nesillere aktarmakta zorlanıyoruz. Belki de asıl kaybımız eski hayat değil, o hayatı anlamlı kılan insani değerlerimizdir. Ne dersiniz.