Güven, dünyaya gelen herkesin ihtiyacı. Ama ne yazık ki, dünya üzerindeki birçok temel ihtiyaç gibi o da dengeli ve adaletli dağılmıyor. Bunda payımız var ya da yok, ama bu adaletsizliğin şahidi yazılıyoruz.

Yeme içme, barınma, hayatı layıkıyla, güven içinde ve insan gibi yaşamayı; ekonomik, sosyal ve psikososyal farklılıklara göre algılıyoruz. Zaviyemize göre…

Birisi için damı akmayan ev, bir başkası için ses geçirmez duvarlar öncelikli. Birisi için ekmeğe katık, bir başkası için yeni araba telaşı…

Birisinin yarım günlük okul yolu, bir başkasının okuldan kaçma telaşı…

Birisi için evin içinde suyu akan bir musluk, bir başkasına göre büyük yüzme havuzlu bir ev zenginlik.

Bu zıtlıklara aşinalığımızdan olmalı; “ihtiyaç” önceliklerinin sınırları belirsizleşiyor git gide.

Türkiye’ye muhtelif sığınmacılar gelmeye başladığından bu yana, temel ihtiyacın aslında ne olduğu konusunda bir silkelenme yaşadığımızı ümit etmiştik. Hâlleriyle hâllenmek isteyen duyarlı insanlar hayırlı gündemler oluşturdu.

Birçoğu, kendi vatanlarında orta ve üst yaşam şartlarına sahipken, iç savaş kaosunda bütün konforlarını yitirmiş ve temel ihtiyaçlarından yoksun hâlde geldiler.

Burada razı oldukları şartlara bakınca aslında ne kadar büyük bir zenginlik yaşadığımız ve insanoğlunun mecburiyet söz konusu olduğunda nelere katlanabildiği görünür hâle geldi.

Savaş ve işgalle sınanan toplumlar için güven kelimesinin anlamı bize göre çok daha büyük. Göç yolunun tehlikeleri eşliğinde bilinmez, karanlık bir geleceğe adım atan toplulukların ibretleri hâlâ hatırımızda mı?

Var ile yok, ikisi bir araya gelmeden hakikati anlaşılmayacak iki tecrübe. Hem somut hem de algıya göre değişkenlere nispet ettiği için soyut tecrübeler. Pek çok zıtlıktan biri olan güven ve tehlike gibi…

Bir bebeğin anne karnındaki muhafazasından ayrılıp dünyaya gelişiyle yaşadığı tedirginlik, güvenin somutluğu üzerine en sahici duygulardan.

Bir çocuğun büyüdüğü ev ve muhit, onu koruyan ve bir şekle büründüren, genişleyen ama hep içinde kalmak istenen haleler bütünü…

Ve sonra kendi ve başkaları için inşa ettiği güvenli ortamlar… Bu eskimeyen, vazgeçilmeyen bir ihtiyaç döngüsü.

Diğer tarafta ise kırılmışlığın ve parçalanmışlığın içinde doğan, aile korumasından mahrum çocukların ıstıraplı hayatları var.

Sosyal sorumluluk konusunda gelişmemiş toplumlarda ya da gözümüzden kaçan kapı artlarında her biri kayıp hayatlar yaşayan, umutları sönmüş çocuklar var.

Güvenilir insanlara hasret duyan ve bir gün güvenilmez insanlara dönüşmesi mümkün çocuklar var.

Tehlike kötülüğün bir meyvesi.

Kabil’den bu yana kötülük, kendini kaybetmiş aklın, bozulmuş kalbin ve vicdansızlığın bir sedası. Kırıcı, yıkıcı, yok edici, parçalayıcı… Huzurun en büyük düşmanı. Yuvalandığı kalbi tüketen kıyıcı buyruk.

Hiç durmadan savaşan bir dünyanın parçası olmak, hayatın akışını sık sık sorgulatıyor. Nerede durduğunuzu, neye yaradığınızı, neyin parçası olduğunuzu, dostu, düşmanı, iyiyi, kötüyü ve felaketlere kaynak olabilecek her şeyi…

Öyleyse insanlık ya da insanlığımız neye dönüşüyor bunca kaybın gölgesinde?

Daha merhametli, daha müşfik, daha fedakâr mı yapıyor bizi şahit olduğumuz ya da bizzat yaşadığımız felaketler? Yoksa her kötülük için bir sebep gösterip suçlu aramakla mı uğraşıyoruz?

Huzuru mümkün kılacağını düşündüğümüz dengeyi nerede arıyoruz? Beceri ve kazanımlarımızda mı, yoksa sağlayıp kazandırdıklarımızda mı?

Sokak insana en çok kendini gösteriyor aslında. Yüzlerce, binlerce aynayla karşı karşıya gelmenin ağırlığını hissedebiliyorsanız elbette… Çünkü sokaklar dünya hâllerinden fragmanlarla dolu.

Artık dünya planlananın da üzerinde öylesine küreselleşti ki bir beldenin acılı kalıntıları bütün dünyaya saçılıyor.

Kaçmanıza imkân yok. Yüzleşmeniz gerekiyor.

Yüzleştiğinizi anlamanız gerekiyor.

Anladığınızda sebeplerle o kadar uzun vakit geçirmeyip kötülere karşı yükselen öfkenizi içinizdeki iyilikle teskin etmeniz gerekiyor.

Yani mümkün olanla…

Çünkü iyiliğin mümkün olması gerekiyor.