Bugünlerde Avrupa siyasetinin merkez üssü olan Almanya, derin bir yapısal krizin ve kimlik sarsıntısının eşiğinde. Fransa’nın mali kırılganlıkları, Ukrayna savaşının Berlin yönetimine yüklediği ağır ekonomik ve stratejik fatura ile geleneksel siyasetin tıkanması, Alman kamuoyunu radikal bir rotaya sürüklüyor. Son dönemde ülkenin en çok tartışılan siyasi aktörlerinden, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin önde gelen isimlerinden Maximilian Krah’ın Türkiye’ye yönelik yaptığı ezber bozan çıkış, bu kriz ortamında okunan en enteresan metinlerden biri oldu.
Krah, Clash Report’a verdiği mülakatta, Almanya’nın krizlerden çıkış yolunun Ukrayna politikasını sonlandırmaktan ve Türkiye ile derin bir stratejik ortaklık kurmaktan geçtiğini savundu. Türk savunma sanayiinin dinamizmini, İHA/SHA teknolojilerindeki üstünlüğünü ve Türkiye’nin 21. yüzyılın kaçınılmaz bir kilit aktörü olduğunu açıkça teslim eden bu yaklaşım, Berlin’deki geleneksel elitlerin yıllardır sürdürdüğü Türkiye körlüğünün sağ radikal bir aktör tarafından bile nasıl yüksek sesle eleştirildiğini gösteriyor.
Peki, Alman siyasetinde bu tür rasyonel sesler yükselirken, madalyonun diğer yüzünde gurbetçi Türkleri ve Müslümanları bekleyen tehlikeler neler? Ankara bu stratejik açılımları nasıl okumalı ve Almanya'daki Türk diasporası yükselen aşırı milliyetçilik dalgasına karşı nasıl konumlanmalı?
Almanya’nın Açmazı ve Sağ Radikalizmin Çelişkisi
Alman siyasetinde AfD gibi hareketlerin yükselişi, ülkede onlarca yıldır biriken toplumsal korkuların, ekonomik endişelerin ve yabancı düşmanlığının bir dışavurumu. Son aylarda Almanya sokaklarında ve siyasal söyleminde tırmanan aşırı milliyetçilik eğilimi, yalnızca marjinal bir akım olmaktan çıkıp ana akım siyaseti de zehirleyen bir hegemonya kurmaya başladı.
Krah’ın Türkiye ile iş birliği çağrısı ilk bakışta pragmatik ve reelpolitik bir "akıl yolu" gibi görünse de, aşırı sağın genel zihniyet dünyasından bağımsız okunamaz. Alman aşırı sağı, Avrupa Birliği içindeki kilitlenmelerden, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin vetolarından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken; Türkiye’yi bir "savunma ve ekonomi ortağı" olarak konumlandırma eğilimindedir. Ancak bu yaklaşım, Almanya’daki Türklerin kalıcı ve eşit yurttaşlar olduğu gerçekliğini kucaklayan bir vizyondan ziyade, çıkara dayalı konjonktürel bir ortaklık arayışıdır.
Gurbetçiler ve Müslümanlar Üzerindeki Muhtemel Olumsuz Etkiler
Almanya’da tırmanan aşırı milliyetçi ve ırkçı dalga, ülkenin ekonomik olarak sıkışıp kaldığı her dönemde ilk hedef olarak gördüğü Türk ve Müslüman gurbetçileri doğrudan tehdit etmektedir. Bu durumun muhtemel yansımaları şöyle ifade edilebilir toplanabilir:
Aşırı sağın siyasal alanda meşruiyet kazanması, sokaktaki hoşgörüsüzlüğü körükleyerek iş ararken, ev kiralarken veya kamusal alanda adalet ararken gurbetçilerin maruz kaldığı ayrımcılığın kurumsallaşma riskini artırmaktadır. Öte yandan sağ popülist söylemler, Almanya'da nesillerdir yaşayan, ülkenin ekonomisine ve sosyal dokusuna katma değer sağlayan Türkleri hâlâ "geçici misafir" veya "potansiyel tehdit" olarak göstermeye çalışan asimilasyoncu baskıları körüklemektedir. Bununla birlikte radikal milliyetçi akımların tırmandığı dönemlerde camilere, Türk işletmelerine ve derneklere yönelik nefret suçlarında ve fiziksel saldırılarda gözle görülür bir artış yaşanmaktadır.
Türkiye’nin Yaklaşımı Nasıl Olmalı?
Ankara, Almanya’daki bu çelişkili tabloyu —bir yandan ekonomik ve askeri iş birliği arayan pragmatik sesleri, diğer yandan köpürtülen Türk ve İslam düşmanlığını— büyük bir dikkatle okumalıdır. Bu bağlamda Türkiye'nin izlemesi gereken stratejik yol haritası şu unsurları içermelidir:
Alman siyasetçilerden gelen savunma, enerji, gümrük birliği ve Orta Asya pazarları gibi alanlardaki rasyonel iş birliği çağrıları değerlendirilirken, masadaki öncelikli gündem maddelerinden biri mutlaka Almanya’daki Türk diasporasının güvenliği ve hakları olmalı; çıkara dayalı pragmatizm gurbetçilerin uğradığı hak ihlallerinin üstünü asla örtmemelidir. Bu süreçte Almanya’daki milyonlarca Türk kökenli nüfusun savunmacı bir psikolojiden sıyrılarak yerel ve federal siyasette daha aktif rol alması gerekmekte, nitekim tırmanan nefret siyasetine karşı en güçlü kalkanı organize ve hak bilinci yüksek bir diaspora oluşturmaktadır. Son olarak Türkiye, Berlin yönetimine ve Avrupalı aktörlere, aşırı sağcı akımlara göz yuman veya bu söylemleri içselleştiren politikaların sadece Türk toplumu için değil, Almanya’nın kendi demokratik geleceği için de büyük bir tehdit oluşturduğunu kararlı ve net bir dille hatırlatmalıdır.
Sonuç
Almanya, bir yol ayrımındadır. Bir yanda ülkenin ekonomik ve jeopolitik krizlerden çıkabilmek için Türkiye gibi güçlü bir aktörle stratejik ortaklığa olan rasyonel ihtiyacı, diğer yanda ise tırmanan aşırı milliyetçiliğin toplumu zehirleyen karanlık dalgası bulunmaktadır. Türkiye, kendi millî çıkarlarını ve savunma sanayiindeki gücünü masaya koyarken, Almanya'daki soydaşlarının huzurunu ve güvenliğini koruyacak entegre ve kararlı bir diplomasiyi devreye sokmak zorundadır. Tarih, bu dengeyi kuramayan zihniyetlerin hem komşularına hem de kendi ülkelerine nasıl ağır faturalar ödettiğini defalarca göstermiştir.