İnsanlık tarihi, orduların çarpışmasından ziyade, zihinlerin nasıl dizayn edildiğinin hikayesidir. Ancak bu stratejinin en karanlık, en trajik sahnelerinden biri bugün tam da merkezimizde, İslam coğrafyasında oynanıyor.
Siyasi, mezhebi ya da ideolojik fay hatlarımızın üzerine kurulan bu düzeni anlamak için bazen strateji odalarındaki haritalara değil, çok daha yalın bir kurguya bakmak gerekir.
Sermayeyi, gücü ve küresel dengeleri elinde tutan bir irade düşünün. Doğrudan sahaya inip kendi enerjisini harcamak yerine, hedef seçtiği topluluğu kısıtlı kaynakların, yapay sınırların ve kışkırtılmış kimliklerin hapishanesine kapatır. Bir süre her şey normal görünür; sahte bir refah, geçici bir sükûnet... Ancak suni imkânlar tükendiğinde, o kapalı alandaki insanlar asıl tehdidin duvarların dışından geldiğini unutur.
Çaresizlik öfkeye, öfke ise iç çatışmaya dönüşür. Yan yana duranlar, aynı kıbleye dönenler, aynı geleceği paylaşanlar hayatta kalmak ya da kendi "doğrusunu" hâkim kılmak adına bir bir birbirini yok etmeye başlar.
Sürecin sonunda tek bir güç veya fikir ayakta kalır. Ama o artık kendi öz değerleriyle değil, kendi insanını kırarak, kardeşini imha ederek hayatta kalmış yorgun bir gölgeden ibarettir. İşte o an, o kuyuyu kazan güç gelir ve hayatta kalanı dışarı çıkarır. Merhametten mi? Hayır. Onu artık kendi soydaşını, kendi coğrafyasını yok edecek en kullanışlı silaha dönüştürdüğü için.
"Böl ve yönet" stratejisinin en tirajik boyutu tam olarak budur: Tuzağı kuranlar, kendi ellerini kirletmezler. Sadece birbirinizi yok etmeniz için gerekli şartları olgunlaştırırlar.
İster son haftalarda gündemden düşmeyen Azerbaycan'daki ortaöğretim kız öğrencilerine yönelik başörtüsü yasağı dayatması üzerinden Türkiye ile Azerbaycan'ın arasını açma maksatlı ve İsrail istihbaratının kurguladığı şeytani planlarla okuyun, ister Husiler eliyle kutsal topraklara düzenlenen saldırılar üzerinden değerlendirin; her defasında aynı sinsi senaryoların devreye sokulduğunu görürsünüz. Uyanık olmalı ve bu tür hain planların hayata geçirilmesine asla zemin hazırlamamalıyız.
Bugün Batı Asya (Ortadoğu)’ya, Kuzey Afrika’ya, İslam coğrafyasının en ücra köşelerine bakın. Birbirimizi "falancı", "filancı", "şu mezhepten", "bu siyasi çizgiden" diyerek boğazlarken; asıl düşmanın gözümüzün önündeki öteki değil, o çatışma zeminini inşa eden bölgesel şeytani güç odakları veya bizzat küresel mimarların vekili olduğunu ne zaman fark edeceğiz?
En büyük tehlike, tam karşınızda durup size kılıç çeken değildir. En büyük tehlike, o kılıçları elimize tutuşturup geri çekilen ve birbirimizi kıyışımızı sessizce izleyen iradedir.
Aynı mahallede, aynı şehirde, aynı coğrafyada yan yana yaşadığımız insanlara sırf farklı siyasi veya fikri tercihlerinden dolayı bilenmeden önce durup şu soruyu sormak zorundayız: Bizim parçalanmışlığımızdan, bizim birbirimize düşmemizden nihai olarak kim kâr sağlıyor?
Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de ve daha pek çok coğrafyada akan kanın ve tükenen geleceğin asıl sorumlularını arıyorsak, sahadaki piyonlara bakmayı bırakmalıyız.
Asıl soru, yanındakiyle, dostunla hangi tarafta çatıştığın değil; o kuyuyu kimin kazdığı ve bizi neden o kuyunun dibinde birbirimize kırdırmak istediğidir.